Söylenenleri Uygulasalar Cemaat Camiden Kaçmaz




İl Müftülüğü tarafından organize edilen ‘Etkili Din Görevlisi Eğitim ve Gelişim Programı’ yapıldı.

Kayseri Dini Yüksek İhtisas Merkezi Konferans Salonunda gerçekleştirilen program, Talas Müftülüğü Sözleşmeli İmam Hatibi Fatih Demirkoparan’ın Kur’an-ı Kerim tilaveti ile başladı.

Programın açılış konuşmasını yapan İl Müftüsü Doç. Dr. Sayın Şahin Güven şöyle konuştu:

“TİDEF’in organize ettiği bu programda emeği geçen bütün Hocalarımıza teşekkür ediyorum. İki gün boyunca Dini Yüksek İhtisas Merkezi’ni bu programa tahsis eden Abdulkadir Kabdan Hocama, aynı zamanda İl Müftü yardımlarına ve İlçe Müftülerine gayretlerinden dolayı teşekkür ediyorum.

Bizler, yalnızca cami içerisinde değil, cami dışında da faaliyetlerde bulunmak durumundayız. Son yıllarda Diyanet İşleri Başkanlığı, cami dışındaki faaliyetlere fazlasıyla önem vermeye başladı. Hastanelerde manevi rehberlerimiz, KYK yurtlarında yine gençlere rehberlik yapmak üzere Hocalarımız var elhamdülillah.

Bu iki günlük programın, hayırlar getirmesini ve çalışmalarımıza ivme katmasını temenni ediyorum.”

“KENDİNİZİ CAMİYE KAPATMAYIN!”

İlk seminer konuşmacısı olan Mahmut Toptaş, ilk olarak, İmam Hatiplik görevine başladığında camiye kendisini hapsetmediğini, dışarıya dönük neler yapabileceğini hep düşündüğünü ifade ederek, konuşması süresince hüsn-i ifadelerde bulunup dinleyenlerin hüsn-i istifade etmelerini temenni ettikten sonra konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Görevlerimizde, düzenliliğe, disipline dikkat etmemiz gerekir. Her zaman vaktinde görevimizin başında olmalıyız.

Herkesi kazanma yolu ve herkesin giriş kapısı ayrıdır. Malumdur ki aynı anne babanın çocukları olarak kardeşler, birbirinden çok farklıdır.

Güzel işler yapacak olanların, işleriyle ilgili ciddi ciddi düşünmeleri, kafa yormaları gerekir. Kötülük yolunda olanlar nasıl kafa yoruyorlarsa, biz iyilik yolunun yolcuları, bunun daha ötesinde çaba sarf etmeliyiz.

Müezzinlerimiz, beş vakit okudukları ezanlarla insanların yüreklerine dokunmalıdırlar; insanlara, kendilerini kurtuluşa çağırdıklarını hissettirmelidirler.

Cami hocaları, cemaatlerini sohbet ve vaazlarına katmalıdırlar. Hocalarımız, cemaatin ilgisi dâhilinde olmayan şeyleri anlatır ve bir de konuştuğu şeylere onları katmazsa, katılmalarını sağlamazsa cemaat uyur. Cemaatin dikkatini çekmelidir Hocalar. Sevgili Peygamberimiz, konuşurken devamlı sorular sorardı. Hadisleri okuduğunuzda görürsünüz ki Peygamberimiz sorular sorarak konuşurdu muhataplarıyla. Bu, bir eğitim usulüdür.

Cemaate, gündemde olan bir ayet ve bir hadisi her hafta koro halinde ezberletmelisiniz, dikkatlerini diri tutmalısınız. Ve demelisiniz ki ‘Bu hafta, dükkânlarda, dairelerde, sokakta, kışlada, kahvehanelerde hâsılı her tarafta bu ayet ve bu hadis konuşulacak.’ Bu tavrı üç ay devam ettirirseniz her yerde İslam konuşulmuş olur. Tabi bunları yaparken kimsenin onurunu kırmayacağız. Peygamberimizin (aleyhisselatu vessselam) hiçbir hadis-i şerifinde, Ebu Cehil’î ve onun annesini, hanımını, çocuğunu rencide edecek tek kelime bulamazsınız. Dinimizin düşman olduğu şey, insanları cehenneme götüren kâfirliktir, müşrikliktir.

“BULUNDUĞUM YERDEKİ AMİR VE MEMURLARA KİTAP HEDİYE ETTİM!”

Bizler, insanları gâvurlukla itham etmek için uğraşmamalıyız. Aksine biz, insanlarımızı, Kur’an’a ve Sünnet’e uygun olarak Ehl-i Sünnet çizgisi içerisinde sağlam sözlerle inançlarına uygun yaşamaya davet etmeliyiz.

Hz. Musa (aleyhisselam),dünyanın gelmiş geçmiş en büyük gâvuru olan Firavun’a gönderilmişti. Ama güzel sözle, güzel muamele ile hareket etmesini istemişti Rabbimiz Hz. Musa’dan. Bizler de kim olursa olsun en güzel sözlerimiz ve davranışlarımızla insanlara gitmeliyiz.”

Toptaş, gerek kendisinin yaşadığı, gerek başkalarından dinlediği ve gerekse Kur’an’dan ve Sünnet’ten verdiği örneklerle konuşmasını sundu ve dualar ederek sözlerini tamamladı.

“VAHİY, BÜTÜN PROBLEMLERİ ÇÖZER!”

İkinci konuşmacı olan Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Koç ise, “Din Hizmetlerinde İlkeler ve Tarihimizden Örnekler” başlığı altında sunumunu gerçekleştirdi. Sayın Koç, konuşmasında şunlara değindi:

“ Özellikle liselerde ‘deizm’ akımının ilginç bir şekilde yaygın olduğunu görüyoruz. Deizm, Yüce Allah’ı bir şekilde kabul edip –tabii problemli bir inanç şekli bu-, ne O’nun gönderdiklerini ne de Peygamberlerinin getirdiklerini kabul etmektir. Deizm’i bu kadar yaygın hale getirenin ne olduğu üzerinde bir doktora çalışması başlattım. Test edip bir sonuca vardığımızda; insanlara ve özellikle de gençlere, kendilerini tatmin edecek, çağın şartlarına uygun doğru bir din anlatamadığımızı fark ediyoruz. Bugünün gençliğinin dilinden anlayacak dinle ilgili bir metodoloji geliştiremedik. Yoksa insanlar, hiçbir zaman dine bigâne kalamazlar; tabi yine bugün debigâne değillerdir.

Bizim çizdiğimiz din profili ya da ortaya koyduğumuz yaşam tarzı, insanlar tarafından onaylanmadığı için onların temsil ettiği din anlayışına karşı da problemler oluşuyor. Problemler çok boyutlu. Dinin muhtevasını güzelce ve doğru yöntemlerle sunmak gerekiyor. Vahyi, problemler üreten değil, problem çözen ‘doğru’ konumuna oturtmamız gerekiyor. Zira Vahiy, her zaman canlı ve diri olduğu için problemleri çözer.”

“CAMİYİ HAYATIMIZIN MERKEZİNE KOYMALIYIZ!”

Bizden öncekilerin, bu noktada neler yaptıklarının, nasıl çıkış sağladıklarının, problemleri nasıl çözdüklerinin üzerinde duracağını ve bunları örneklerle sunacağını ifade eden Koç , konuşmasına şöyle devam etti:

“Tarih boyunca ve özellikle de Peygamberimiz döneminde ve sonrasında Müslümanlar, zorluk dönemlerinde hep kazanmışlardır. Zor zamanlarda hep mesafe almışlardır. Ne yazık ki –insan psikolojisidir- rehavete düşülünce, varlığa kavuşulunca kaybettik. Darlıkta kazandık ama varlıkta kaybettik. Varlık dönemlerinin rehavet gibi insanı ciddi şekilde tembelliğe, atalete, kayıtsızlığa ve vurdumduymazlığa sevk eden bir tarafı da var. Bu durumun altını özellikle çizelim.

Hepimiz cami görevi yaptık ve yapıyoruz. Cami merkezli bir dinin mensuplarıyız aynı zamanda. Camiyi, hayatımızın merkezine koyamazsak, koymuyorsak yaptığımız her şey havada kalır. Bunun farkında olmamız lazım.”

“NEBEVÎ BİR HİZMETİ İFA EDİYORUZ!”

Cami merkezli hayatla ilgili örnekler vererek konuşmasını sürdürmek isteyen Koç, Osmanlı’nın en parlak dönemleri olan 15. ve 16. yüzyılda inşa edilen bir cami olan Süleymaniye’den söz açarak şunları kaydetti:

“Süleymaniye Camii’ni örnek alalım. Merkezde cami var, etrafında da onlarca ünite var. Külliyenin içinde barındırdığı, mektep, kütüphane, hastane, imar hane, hamam ve hatta iş yerleri gibi ünitelerle hayat, caminin etrafında dönüyor ve şekilleniyordu.

Bu topraklar, enteresan şeylere tanık olmuştur. Bir amortisör gibi bir inmiş bir çıkmıştır tarihimiz. Büyük tecrübeler yaşanmıştır ve bu, ancak bizim gibi inanmış toplumlara nasip olmuştur. Dünyanın neresine giderseniz gidin herkes, bu topraklardan gelecek desteği, yardımı bekliyor, ufku bekliyor.

Kıymetli kardeşlerim, kısacası, Nebevî bir hizmeti ifa ediyoruz. İlk insan ve ilk Peygamberden bu yana böyle bir hizmet var kesintisiz olarak gelen. Bugün de bunu bizler yapıyoruz elhamdülillah. Geldiğimiz nokta itibariyle şöyle bir soru sorsak: ‘Bugünkü şartlarda bu Nebevî vazifeyi yapan bizler, en önemli hangi niteliğe sahip olmalıyız?’ Bu soruya pek çok cevap verilebilir. Ama ben bir tanesinin üzerinde duracağım. Bu soru, daha önce bir ankette sorulmuş ve üzerinde duracağım cevabın sahibi de bir ateist profesördür. Diyor ki: ‘Din hizmeti, insanlıkla yaşıt bir hizmettir. Dolayısıyla insanlıkla yaşıt bir alanda hizmet gören kişilerin birinci vasfı, entelektüel olmaktır.’ Entelektüel ifadesinin yerine biz, münevver kelimesini kullanmayı uygun görüyoruz. Din hizmeti gören bir kişinin, münevver olması gerekir. Münevver, ‘İki günü eşit olan ziyandadır’ düsturunu hayatına uygulayan kişidir. Değil iki günü, bugün iki saati bile birbirine eşit olamaz Müslümanların. Hele bizlerin, bir saat öncesine göre bir adım önde olmamız gerekiyor. O kadar hızlı bilgi akışı var ki, bunlara yetişmemiz için kendimizi sürekli yenilememiz lazım geliyor. İşte münevver olmak budur. Peki, bu münevver kişiliğe sahip olmak için ne yapmak lazım? Tabi ki okumak… Belki klasik bir cevap oluyor ama çok önemlidir okumak.

Ne kadar kitap okuyoruz? Hiç olmazsa ayda en az bir kitap okuyor muyuz? Bir din görevlisi, ayda ortalama bir kitap bile okumuyorsa bu durum bizim için büyük bir kayıp demektir.”

Koç, konusu çerçevesinde daha pek çok alanla ilgili örneklemelerde bulunarak dinleyenleri bilgilendirdi ve güzel temennilerle konuşmasını sonlandırdı.

“MESLEKÎ TEMSİLİYETTE AŞK VE CEHD ÇOK ÖNEMLİDİR!”

Üçüncü konuşmacı olan Mustafa Yelek da“Temsil Bilinci” başlığıyla konuşma yaptı. Yelek , cami görevlilerinin görev ve sorumluluklarından bahsetti. Camilerde görev ve sorumluluk alan kişilerin uygulamaları ve yerine getirmeleri gereken şeylerin saymakla bitmeyeceğini ifade etti. Cami görevlilerinin, cami içinde yaptıkları namaz kıldırmak, vaaz vermek, camiye zamanında gelmek gibi görevlerinin yanı sıra, cemaatle ilgilenmek, cemaate bilmediklerini öğretmek, düğünlerinde, hastalık ve cenazelerinde, asker uğurlamalarında yanlarında olmak, bulunduğu muhitin manevi noktada sorumlusu olarak hareket etmek gibi görevlerinin de olduğunu söyledi.

Bu görev ve sorumlulukları yerine getirirken dikkat edilmesi lazım gelen meslekî temsiliyette, aşk ve cehdin büyük bir öneme sahip olduğunu vurguladı.

Dünyada nerede bir cami varsa o caminin mihrabının Allah Rasulü’nün mihrabı olduğunu ve orada namaz kıldıran Hocanın, Allah Rasulü’nün görevini yerine getirdiğini söyledi. Yelek , bol örnekler vererek konusunu etraflıca sundu.

“İRŞAT VE EĞİTİMDE SONUÇ ODAKLI OLUNMAMALIDIR!”

Dördüncü konuşmacı Hüseyin Öresin’nın seminer başlığı da “Din Görevlisinin İrşat ve Eğitim Etkinlikleri”idi. Sözlerine ibadette, ilimde ve akılda tatil olmadığını vurgulayarak başlayan Öresin, konusu bağlamında şöyle konuştu:

“Peygamber Efendimiz; irşat, talim ve terbiye için gönderilmiştir. İsrailoğullarının lanete uğramalarının sebebi, irşadı, talimi ve terbiyeyi bırakmalarıdır.

İfsadın toplumu sarıp sarmaladığı bu zamanda rahmet merkezlerini oluşturmalıyız. Bunu yapmak için hadis-i şerifte buyurulduğu üzere Allah’ın evlerinin birinde toplanarak Allah’ın kitabı okunursa, onu anlamaya çalışılırsa, ondan hayata mesajlar, ilkeler çıkarılırsa oraya sekinet iner, rahmet oradakileri kuşatır, melekler onların üzerine kanatlarını gerer.

İrşat ve eğitim merkezleri, sonuç alma odaklı olamaz. Hayat devam ettiği için insanların ne zaman anlatılan ve söylenilenleri alıp, algılayıp hayatlarına geçirecekleri belli olmaz. İntihara giden bir adamı, 8-10 yaşlarında iken dinlediği bir sohbet, bir nasihat kendisini o işten vazgeçirebilecektir. Bunun örneği yaşanmıştır. Bizim görevimiz, iyiyi duyurmak ve örneklendirmektir. O iyi, hayatın akışında Allah’ın izniyle meyveye dönüşecektir. Kula düşen, niyet ve gayrettir. Gerisini Rabbimize bırakmalıyız.

İnsanlarımızın istikamet üzere yaşamaları için cami ve sohbet ortamlarına devam etmeleri gerekir. Peygamberimiz, bir ilim meclisine girdiğinde ‘öğreten ve öğrenenler’i gördüğü zaman, ‘Ben de zaten ilim için gönderildim’ deyip o ilim meclisine oturmuştur. Bu yüzden ilim halkalarını gücümüz yettiği kadarıyla arttırmalıyız. Bir yazma eserde, ‘Küfrün cehalete yakınlığı, gözün siyahının beyazlığına yakınlığından daha fazladır’ denilmektedir. Kötülük adına ne olursa cehaletten olur, cehaletten doğar.

Risalet’in gayreti de, maksadı da, illeti de irşat ve talim faaliyetleridir. Bize düşen, bir adım atmaktır. Adımını atmadığımız bir faaliyetin adını koyamayız. ‘Nereye gidersen git, bulacağın aydınlık kafandaki aydınlık kadardır’ der Cemil Meriç. ‘Yarın yapacağım’ demeyip bugün ‘Bismillah’ demeliyiz yapacağımız şeyler için.”

“BİZLER, RAKİP DEĞİL, REFİKİZ!”

İrşat ve tebliğ faaliyetlerinde muhatap kitlelerden bahseden Öresin, hiyerarşik olarak şunlara değindi:

“İrşat ve tebliğ faaliyetlerimizde muhatap kitlemiz, öncelikle ailemizdir. Ailemizi eğitmeden başkalarını eğitmemiz anlamsızdır. Sonraki kitle, cami cemaatidir. Daha sonra bulunduğumuz mahalle, köy, ilçe ve ilimizdeki insanlardır. Yaptığımız işin niteliği ve verimliliği önemlidir. Sayı, bizim için ölçü olmamalı. Çalışmalarımızda rekabet hastalığına düşmemeliyiz. Rakip değil, refikiz biz.

Yaptığımız faaliyetlerde işi doğal akışına bırakmalıyız. Kurgu ile hareket etmemeliyiz. Kurgu varsa art niyet var demektir. Nitelikli ve özverili çalışıp çalışmadığımıza bakmalıyız. Bizler için önemli olan budur.”

“DİNE DAYANARAK SORUNLARI ÇÖZERİZ BİZ!”

Beşinci ve son konuşmacı olan Şaban Karaköse de,“Dinî Danışma ve Rehberlik” başlığı altında sunumunu gerçekleştirdi.

Sözlerinin başında, dini danışma ve rehberlik ile modern üniversitelerde okutulan ve bir meslek dalına dönüşen psikolojik danışma ve rehberlik arasındaki farklar üzerinde duran Karaköse, sunumunda şu noktalara değindi:

“Bizler, bir konu danışıldığında onu, dine, yani inancımıza dayanarak çözümleriz. Ama söz konusu ‘psikolojik danışma ve rehberlik’ adı verilen alan ise dinden kaynaklanmadığı için kolay kolay kimseye yardımcı olamamıştır.

İki alan arasındaki en köklü ayrım, birinin referansını dinden alması, diğerinin ise almamasıdır. Fetva sormak, dini danışma ve rehberlik alanına girmez. Bu alanda psikolojik durum öne çıkıyor. Ruhsal ve zihinsel olarak yaşanan kararsızlık ve karışıklıklar üzerine yapılan dini rehberliktir bu alanın işi.

Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda, Rabbimiz pek çok ayet-i kerimesinde Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) hitaben ‘Onlara de ki’ kalıbını kullanmıştır. Demek ki Efendimize de sorular soruluyordu ve o sorulara karşılık cevap vermesi bekleniyordu. Yine Kur’an’a baktığımızda, itikatla, fıkıhla, aile ile ilgili soruların sorulduğunu görüyoruz. Ama ağırlıklı olarak gelen soruların fıkhî alanda olduğu anlaşılmaktadır. Günümüzde de bizlere genelde fıkıhla ilgili sorular sorulmaktadır. İtikatla ilgili pek soru sorulmaz maalesef.

Toplumumuzda nihilist, deist insanlar var. Bunların anlayış ve inançlarını bilip tanımak ve ona göre onlara dini rehberlik etmek zorundayız.

Bize bir şey danışılırken, muhatabımıza karşı yüz hatlarımız çok önemlidir.

Ümitsizlik, günahkârlık, depresyon, intiharı düşünenler, alkol ve uyuşturucu bağımlıları vb. durumların hepsi dini danışmanın alanına girer.”

İnsanların ve özellikle de Müslümanların depresyona girmelerinin en büyük sebebinin sabretmemek olduğunu söyleyen Karaköse, Rabbimizin ayetlerinde bizleri hep sabra davet ettiğini ve bunun karşılığında sabredenlerin müjdelendiğinin altını çizdi. Marifetin başa gelenlere sabretmekte olduğuna da vurgu yapan Karaköse, dini danışma ve rehberlikte en önemli noktanın burada olduğundan dolayı sabır konusunun üzerinde fazlaca durarak tavsiyelerde bulundu. Kendi hayatından ve yaşanmış başka örneklerden hareketle sunumunu yaparak sözlerini tamamladı.

İki günü kapsayan bu programa, Kayseri dışından Ayasofya Camii E. İmam Hatibi Mahmut Toptaş, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Koç, TİDEF Genel Başkanı Mustafa Yelek, Diyanet İşleri Başkanlığı Manisa Eğitim Merkezi Eğitim Görevlisi Hüseyin Öresin, Eğitim Bilimleri ve Sosyal Araştırmalar Derneği Başkanı Şaban Karaköse; Kayseri’den İl Müftümüz Doç. Dr. Şahin Güven, Kayseri Dini Yüksek İhtisas Merkezi Müdürü Dr. Abdulkadir Kabdan, İl Müftü Yardımcıları Atıf Akşit, Mehmet İzci, Melikgazi İlçe Müftüsü Yahya Polat, Talas İlçe Müftüsü Esat Yapıcı, Hacılar İlçe Müftüsü Mehmet Özbek, İncesu İlçe Müftüsü Ali Bingöl, Kocasinan İlçe Müftü Vekili Mahmut Ceyhan, Akkışla İlçe Müftüsü Abdullah Korkut, ve bu ilçelerdeki B ve C gurubu camilerde görev yapan imam hatipler katıldı.
Google Plus'da Paylaş

0 yorum:

Yorum Gönder