Haberi Paylaşabilirsiniz

Müslümanlar Havanda Su Dövüyor, İsrail Hedefine Yürüyor




ABD’nin cahil, şımarık başkanı Trump, İsrail’in Kudüs’ü başkent ilan eden kararını tanıyarak Ortadoğu’ya pimi çekilmiş bir bomba bıraktı.

Esasında bu, bir günde ortaya çıkan bir durum değil.

Her yıl küçülen bir Filistin ve nereye varmak istediğini en başından beri bilinen bir İsrail var.

İsrail, hedefine varmak için Filistin’deki işgali her yıl yeni yerleşim yerleri açarak biraz daha genişletiyor.

Filistin haritada, bir nokta kadar küçülmüş, açık hava hapishanesine dönüşmüş ve İsrail Kudüs’ün bütünüyle ele geçirmiş durumda.

Onlarca yıldır adım adım uygulanan bir politikanın neticesi bu.

Peki hal buyken Filistin’i, Kudüs’ü önemseyen Müslümanlar ne yaptılar? Ne yapıyorlar?

Bağırmak, kızmak, tehdit etmek.

Bir de dua ile bütün sorumluluğu Allah’a havale etmek.

60 yıldır “Allah’ım İsrail’i kahret” bedduasıyla sonuç alacağını düşünen milyonlarca Müslüman var.

Fakat bunca yıldır milyonlarca insanın dualarının niçin bir sonuç getirmediği üzerinde düşünmeden; bıkmadan usanmadan aynı yolu deniyorlar.

Hatta bunca duaya rağmen nasıl oluyor da İsrail her geçen gün daha fazla güçlenirken, İslam ülkelerinin ise her geçen gün daha da etkisiz hale geldiğini de sorgulamıyorlar.

Beddua, Müslümanlar için sorumluluktan kaçmak, tembelliğin sebep olduğu güçsüzlüğün ve çaresizliğin üzerini örtmekten başka bir anlam taşımıyor.

Yani haksızlık yapana karşı duracak bir güçleri olmadığı, o gücü elde edecek bir aklı ve enerjiyi oluşturamadıkları için meseleyi Allah’a havale etme kolaylığına kaçıyorlar.

Halbuki İslam bütün tedbirleri almayı, bütün sorumluluğu yerine getirmeyi ve sonucu Allah’tan beklemeyi vaaz ediyor.

Müslümanlar ise tam tersi, hiçbir şey yapmıyor ve slogan atarak sorumluluktan kaçıyorlar.

Bu da doğal olarak bir sonuç getirmiyor.

Peki Müslüman ülkeler niçin bu halde?

Neden güçsüzler? Neden dünyada bir varlık gösteremiyorlar? Nasıl oluyor da bir İsrail, 56 Müslüman ülkeyi hiçe sayarak böyle bir adım atabiliyor?..

Müslüman ülkelerinin tepkisini, tavrını kimse ciddiye almıyor. Çünkü dünya meselelerinde devletler gücü oranında söz sahibi olurlar. Yani haklı olmak yetmiyor, güçlü olmak gerekiyor.

Gücün yoksa, istediğin kadar bağır, tehdit et bir sonuç almak imkansız.

Kabul edelim ki 56 Müslüman ülkeden tek bir tanesi bile bu anlamda bir varlık gösteremiyor.

Teknolojide, bilimde, sanatta, edebiyatta, eğitimde… her alanda görülen korkunç bir geri kalmışlığın neden olduğu güçsüzlük var.

‘Düşmanla’ savaşmak için bile ‘düşmanın’ silahına, ekonomik, siyasi desteğine ihtiyaç duyan bir toplumdan kim niye korksun ki?

Müslüman ülkelerin geri kalmışlığının temelinde inancın bütün meseleleri çözeceğini sanan, buna göre yaşam kurmaya çalışan anlayış yatıyor.

Yani bu dünyada huzurlu, yaşanabilir hayatlar kurmayı değil, öldükten sonra cennete gitmeyi önceleyen anlayış bütün İslam dünyasını çürümeye mahkum etti.

İslam ne yazık ki; Müslüman ülkeler için ayıpları, yetersizlikleri, eksiklikleri, başarısızlıkları örtmek için istismar edilen bir değer olmaktan başka bir anlam taşımıyor.

Sorumluluktan kaçmanın, tembelliğin, yetersizliğin, cehaletin üzeri İslam’la örtülüyor.

Bir tarafta kifayetsiz, beceriksiz, kendi çıkarından başka hiçbir şey düşünmeyen siyasetçiler, diğer tarafta o siyasetçilerin yaptıkları inanç istismarına tav olup o siyasetçilerin yetersizliğini, cehaletini, tembelliğini, beceriksizliğini görmezden gelen Müslüman toplumlar var.

Bu birliktelikten sağlıklı bir sonuç beklemek pek gerçekçi değil.

Mesela bir ülkenin güçlü olabilmesi için iyi bir eğitim sistemine, daha iyinin, doğrunun bulunması için rekabet ortamına yani katılımcı özgür bir ortama, toplumsal barışı sağlamak için eşitlikçi anlayışa ve sağlıklı bir adalet sistemine yani güçlü kurumlara ihtiyaç var.

İyi bir eğitim sistemin yoksa, özgürlükçü bir ülke değilsen, hukuku tesis edememiş, tartışmayı, verimli rekabet ortamı kuramamış, fırsat eşitliğini sağlayamamış, kurumları tesis edememiş, bütün yetkiyi bir kişinin otoriter siyasi anlayışına terk etmişsen gelişemiyorsun, güçlenemiyorsun tam tersine zayıflıyorsun.

Bu esasında sadece Müslümanların sorunu değil. İnancı veyahut ideolojiyi toplumsal meselelerde norm yapan baskıcı, otoriter anlayışa sahip bütün ülkeler benzer durumda.

Ne yazık ki Müslümanların da her derde devam gördükleri din yorumları, tüm bu değerlerin oluşmasının önünde en büyük engel olarak duruyor.

Bu tıkanıklığa, geri kalmışlığa neden olan anlayışı sorgulamadan sadece bağırarak, kızarak, dua, beddua ederek sorunların üstesinden geleceğini sanmak cehaletten başka bir şey değil.

Bu anlayıştan kurtulamadığı, sahici bir güce ulaşamadıkları için Müslüman ülkeler her meselede olduğu gibi Filistin meselesinde de hep kaybeden taraf oldu.

İktidarlarını korumak, sürdürmek için ABD’nin İsrail’in desteğine ihtiyaç duyan kifayetsiz siyasetçiler, toplum önünde Filistin meselesinde en sert sözleri söylemekten geri durmadılar. Toplumun duygularını sömürdüler. Hiçbir şey yapmadan sadece bağırdılar, kınadılar.

Birkaç dinî söyleme, duygu kabartıcı söze tav olan toplumlar da bu istismara çanak tuttular.

Mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Numan Kurtulmuş gibi kimi AK Partili siyasetçiler “İktidarı bize verin Gazze özgür olsun”, “Cumhurbaşkanlığını verin Gazze özgür olsun”, “Başkanlık sistemine ‘Evet’ deyin Gazze özgür olsun” cümleleriyle girdikleri her seçimde bu konuyu istismar ettiler.

Her seferinde istediklerini elde etmelerine rağmen Gazze konusunda tek bir adım atmadı ya da atamadılar. Çünkü ülkeyi büyük adımlar atabilecek, büyük bir ülke haline getirmek gibi bir dertleri yoktu. Sadece iktidarı istiyorlardı. Nitekim hiçbir şey yapmadılar.

Özgürlüğü, eşitliği, hukuku, toplumsal barışı yok eden politikaları, yaklaşımı, siyaset anlayışı sebebiyle bu siyasetçiler güçlü ülke olmanın önündeki en büyük engel.

Bu ikiyüzlülük, bu tiyatro oyunu sadece Türkiye siyasetçilere has değil.

Bütün Müslüman ülkelerdeki siyasetçiler benzer bir hamasetle Filistin sorununu istismar ettiler.

Ve ne yazık ki bugünlerde “Kudüs bizimdir!” diye meydanlara akan insanlar da bu zavallılığa alet oluyorlar.

İslam ülkelerinde korkunç bir sahtelik sürüp gidiyor. Hepsi numara, hepsi oyun. Gerçekçi, sahici, sonuç alıcı bir çaba içine girmeden bir şey yapıyormuş gibi görünme oyunu bu.

En acı olan ise oyunun figüranlığını o ülke halkları yapıyor.

Bütün bunların üzerinde düşünmeden meydanlara akmak, mitingler yapmak, İsrail’e ve ABD’ye lanetler okumak, sabah akşam beddua etmek kendimizi kandırmaktan başka bir şey değil.

Ülkemizi, topraklarımızı, değerlerimizi, geleceğimizi ve tabii ki inancın önem atfettiği değerleri korumak için güce ihtiyacımız var.

Bilim, teknoloji, felsefe, sanat, eğitim, tarım… her alanda varlık göstermeye ihtiyacımız var.

Hesap veren bir siyaset anlayışına ihtiyaç var. İşini iyi yapamayan siyasetçinin, en dindarı da olsa, alaşağı edildiği bir siyasi anlayışa ihtiyaç var.

Kudüs, dindarlık taslayarak kurtarılamaz.

Dine daha sıkı sarılarak, İsrail durdurulamaz.

ABD gibi güçlü devletlerin haksızlıklarıyla da bu kafayla baş edilemez.

Güçsüzlüğümüze sebep olan anlayışı görmezden gelip en havalı sözlerle Kudüs’e sahip çıkmak, İsrail’e meydan okumak, bağırmak, tehditler savurmak ikiyüzlülükten, yalancılıktan, sahtekarlıktan başka bir şey değil.

Bu anlayış terk edilmezse korkarım sadece Kudüs’ü değil her şeyimizi kaybedeceğiz.

Levent Gültekin
Google Plus'da Paylaş

0 yorum:

Yorum Gönder

Haberi Dostlarınızla Paylaşabilirsiniz