mahihaber Kalplerde Kurulamayan İslâm Devleti - Mahihaber
HADİSLERDEN

Kalplerde Kurulamayan İslâm Devleti




İslâm ümmetinin son yüzyılda içinde bulunduğu acı durum herkesin çokça üzülüp, çareler bulmak istediği bir konudur. Ancak kimisi bu durumu düzeltmenin yolunu Batı kaynaklı fikir akımlarını benimseyip o doğrultuda hareket etmekte bulurken kimisi ise aşırı bir metot benimsemekte bulmuş, kimileri de öncelikli olarak nereden başlanılması gerektiğini göz ardı ederek yanlış bir eğitim metodunu benimsemiştir.

Pratik olarak bunun örneklerini verecek olursak bazı grup ve cemaatler Batılı Devletleri yıkmanın yolunun onların silahını kullanarak mümkün olacağı düşüncesinden hareketle demokratik parlamentolara girmiş ve bu yolla İslâm’ın geleceği düşüncesinde olmuştur. Ancak bu hiçbir zaman çözüm olmamış, demokratik seçimlerde kazanılsa bile Yahudiler ve Haçlılar iktidara gelmelerine engel olmuştur. Hatta bazı zamanlar Müslümanlara yönelik katliamlarını daha da artırmışlardır. 90’lı yıllardaki Cezayir deki İslâmî Selamet Hareketi ile son dönemlerde İhvan Hareketinin Mısır daki durumu buna örnektir. Ancak yine de bazı gruplar ve halk kitleleri bu yolu benimsemekte ısrar etmekte ve sonuç vermeyen örnekleri tarihte olmasına rağmen hala bu metodu benimsemektedirler. Bu metodu benimsemenin en büyük zararı ise İslâm’ı hâkim kılmak düşüncesiyle başlayıp zamanla sahih akideden uzaklaşılması ve Batılı fikir akımlarının farkında olmadan içselleştirilmesidir.

Diğer yandan Haçlıların, Râfizilerin ve bunların kuklası olan devletlerin Müslümanlara yönelik yapmış oldukları işgal ve katliam karşısında mücadele eden cihad hareketlerinden bazılarının eğitim sürecini ihmal ederek ve zamanla aşırılığa kayarak bu yolla İslâm’ı hâkim kılma düşüncelerininde ne kadar Nebevî metotla uyum arz ettiğini farketmemiz lazım. Özellikle bazı İslâmî hareketlerin son dönemlerde büyük ilerlemeler kaydetmesi ve güç kazanması bazı müslümanların bu hareketlerin aşırılıklarını ve Nebevî metottan uzaklaşmalarını göz ardı etmelerine neden olmaktadır. Hâlbuki imânî eğitim sürecinin Nebevî metoda göre tam olarak yapılmaması bu İslâmî hareketlerinde (zaman zaman ne kadar başarılı olsalarda) tam olarak başarılı olduğunu göstermez.

İslâm dünyasındaki bu anlayışlara sahip iki taifenin de üzerinde yeterince durmadığı konu eğitim sürecidir. Aslında İslâmî hareketlerin şuanda tam olarak başarıya ulaşamamasında veya bu sürecin uzamasındaki baş fökterde budur. Müslümanlar kendilerine yönelik olan eğitim sürecini tam olarak yürütmeyip kendilerindeki imânî değişimi yaşamadıkları sürece İslâmî hareketler tam olarak başarı elde edemezler.

Ne zamanki insanlar imânî eğitim sürecini ihmal ettiler, Kur’ân ve Sünnet’ten uzaklaştılar, dünyevileşip nefisle mücadele merhalesinde çalışma göstermediler sonucunda şuanki duruma geldiler.

“…Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez…” [13/ Ra’d-11]

“Bu da, bir millet kendilerinde bulunanı (güzel ahlâk ve meziyetleri) değiştirinceye kadar Allah’ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden dolayıdır…” [8 / Enfal-53]

Muhammed Kutub rahimehullah‘ın dediği gibi; O halde neleri değiştirdiğimizi öğrenebilmemiz için tarihimize dönüp bakmamız gerekmektedir. Nefislerimizde yahut kalplerimizde meydana getirdiğimiz bu değişikliğin neticesinde Yüce Allah da durumumuzu ve İslâm ümmetine ihsan etmiş olduğu nimetine değiştirdi. Bu mesele, son derece önemli bir meseledir. Çünkü son üç asırda Müslümanların karşı karşıya kaldıkları musibetler gelişigüzel ortaya çıkmamıştır, kendiliğinden meydana gelmemiştir…Hiç şüphesiz mesele, ilk olarak ve her şeyden önce kulların Rableri ile olan ilişkileri meselesidir. Kulların Allah ile alakalarının durumu nedir?…Eğer biz ilk ve en büyük musibet olan Endulüs musibeti ile başlayacak olursak görürüz ki, başlarına gelenlerden bizzat Müslümanların kendilerileri sorumludurlar…Ümmetin ilahî yardımı hak etmesi için yardım görmenin şartlarına bağlı kalması bir zorunluluktur. Mutlaka Allah’ın yoluna dönmesi gerekir…Fark mü’minin imanında, her şeyden soyutlanarak Allah’a adanmışlığında, Allah yolunda canını feda etmeye hazır oluşunda yatmaktadır. (1)

Sahabe dönemine baktığımızda onlar köklü ve sıkı bir eğitim sürecinden geçtiler. Bu imânî eğitim sürecinde Allah azze ve celle ile olan bağlarını kuvvetlendirdiler, kalbi amellere ağırlık vermeleri, nefis terbiyesi yaparak riyâ, kibir, hased, dünyaya olan düşkünlük vb. kötü hasletlerden uzaklaştırlar. Tevekkül, zühd, murakabe, sabır, şükür, rıza, hayâ, sıdk, ahlâk, tevazu, Allah azze ve celle ile ünsiyet ve daha birçok kalbî ameller ile ilgili mertebeye ulaşmak için gayret ettiler ve nihayetinde böyle bir topluluk kısa bir sürede kıtalar fethetti, mecusilerin yüzyıllardır devam eden devletlerini bir kaç gün içerisinde fethettiler. Bu zaferlerin ve ilerleyişin arka planında olan yukarıda bahsettiğimiz etkenleri ve şuanda müslümanların bu durumda oluşunun etkenlerini bu şekilde ele almazsak tam başarılı bir çözüm elde edemeyiz.

Muhammed Emin el-Mısrî’nin dediği gibi: “…Hata genellikle (hatta daima) akılda değil, kalptedir. Hata; ilim eksikliği değil, iman eksikliğidir. Şüphe yönünden değil, heva yönündendir. Bilinç azlığından değil, dünya sevgisindendir. Kim tedaviye yönelirse; kirini yok etmek için kalplere yönelsin, kalbinin hastalığını ve derdini tedavi etsin… (2)

Tarihte İslâm ordularının zafere ulaşmasındaki etkenlere baktığımızda bunu daha da iyi görürüz…Herakl Antakya’da iken, Rumlar yenilmiş olarak geldiklerinde onlara dedi ki: “Yazıklar olsun size!Kendileriyle savaştığınız bu topluluğu bana anlatınız. Onlar sizin gibi beşer değil mi?” Dediler ki: “Evet” Herakl: “Siz mi çoktunuz, onlar mı?” Dediler ki: “Aksine, biz her bölgede onlardan kat kat fazlaydık.” Herakl: “O halde niçin yenildiniz?” Önde gelenlerden yaşlı biri şöyle dedi: “Onlar geceleyin namaz kılıyorlar, gündüz oruç tutuyorlar, sözlerini yerine getiriyorlar, iyiliği emredip, kötülüğü yasaklıyorlar, adil bir şekilde paylaşıyorlar. Biz ise içki içiyor, zina ediyor, harama biniyor, sözlerimizi bozuyor, gaspediyor, zulmediyor, öfkeyle emrediyor, Allah’ın razı olduğunu yasaklıyor, yeryüzünde fesat çıkarıyoruz.”Bunun üzerine Herakl: “Sen doğru söyledin” dedi. (Ahmed b. Mervan el-Maliki, el-Mecalis’te İbn-i İshak’tan -el Bidaye’de olduğu gibi (7/15)- rivayet etmektedir. )Yaşlı Rum, zaferin ve yenilginin nedenlerini tecrübesiyle özetledi. Rumlardan olan adam, Müslüman ordunun bütün zafer nedenlerini yerine getirdiğini, Rum ordusunun ise bütün yenilgi nedenlerini yerine getirdiğini açıkladı. Bu nedenle Allah’ın zaferi, hak eden ve bunun dışındakileri bırakanlar içindir…Dımeşk tarafından gönderilen casuslardan biri de bu nedenleri açıklamıştır. Bu, Müslümanların ordusunun Ürdün tarafından geldiği dönemde gerçekleşmişti. Casus, Romalı generale şöyle dedi: “Hassas olan insanların yanından sana geldim. Onlar çevik atlara biniyorlar, geceleri ruhban, gündüzleri ise süvaridirler…Onlardan biriyle konuştuğunda, Kur’ân ve zikir sözlerinden başka bir şey işitmiyorsun.” Bunun üzerine o general arkadaşlarına baktı ve: “Onlar için geldiniz. Ancak sizin onlara karşı gücünüz yoktur” dedi. Bu aktarılanlar sebebi ile, belki de sen Müslümanların ordusunun zaferden zafere nasıl ulaştığını anlamışsındır. Zaferden zafere koşan bu orduların birbirine benzeyen yönlerini aldığında, Allah-u Teâlâ’nın yardımının sebeplerini de öğrenmiş olursun. (3)

Ömer İbnü’l Hattab radıyallâhu anh, Sa’d İbn Ebi Vakkas radıyallâhu anh’a, İran seferine çıkarken şöyle demiştir: “Allah’a karşı takva sahibi olmak, düşmana karşı yapılacak hazırlığın en üstünüdür. Çünkü askerlerin günahları, onlar için düşmanlarından daha korkulu ve endişe vericidir. Müslümanlar, Allah düşmanlarının masiyetleri sayesinde zafer kazanırlar. Eğer bu olmasaydı bizim düşmana karşı bir kuvvetimiz olmazdı. Çünkü bizim sayımız onların sayısı kadar değildir. Masiyette onlarla eşit seviyede olursak, onlar bizden daha kuvvetli duruma geçerler.” (4)

Nefisle ve şeytanla cihâd etmek, kâfirlerle cihâd etmenin temelidir. Savaş meydanlarında kâfirlere karşı zafer kazanmak, bundan önce nefse ve şeytana karşı kazanılacak bir zaferin sonucudur. Hatta nefisle ve şeytanla yapılacak cihâd, kâfirlerle mücadelen önce de, mücadele esnasında da, mücadele sonrasında da gereklidir. İbnu’l Kayyım rahimehullah şöyle der: “…Zahirî düşmanlarıyla cihâd eden kimse, bu cihâdı, ancak batınî düşmanlarını yendikten sonra kazanabilir. Kim bunlara karşı zafer kazanırsa, düşmanına karşı zafer kazanmış olur. Kim de bunlar karşısında yenilirse, düşmanı karşısında yenilmiş olur.” (el-Fevâid s. 59)

Bütün bu naklettiğimiz olaylar ve sözlerden daha da iyi anlamış olmaktayız ki müslümanların içinde bulundukları halden çıkışları ve cihad hareketlerinin başarılı olmasının başta gelen etkenleri kalbî ameller üzerinde durmak, Allah azze ve celle ile yakınlık kurup, salih ameller işlemeye ağırlık vermek, salih, muttaki, âbid bir şahsiyet olmaktır. Bu imânî bir terbiye sürecidir. Bu yön ihmal edilip de müslümanların başarısız olmasının nedenleri konuşulurken sadece maddi ve askeri güç konusunu ele almak tam bir çözüm bulmamız ve ilerleme kaydetmemiz için yeterli olmaz.

Üzücü bir durumdur ki günümüzde İslâmî bilince sahip kişiler ve cemaatlerin çoğu îmânın sadece belli bir yönünü anlatmakta îmânı ayakta tutacak olan ve kalbî amellere yönelik olan bölümlerini ihmal etmektedirler. Mesela îmân konusunda hazırlanan güncel birçok kitapta ve sohbetlerde “Allah Korkusu, Gece Namazı, Allah Yolunda İnfak, Zikir, Kur’ân’ı düşünerek okumak, Ölümü ve Ahireti hatırlamak…” gibi konular fazla zikredilmemektedir. Bunun sonucunda ise Tağutî sistemleri reddettiğini, Haçlılar ve Yahudiler ile savaşa hazır olduğunu söylediği halde kendi nefislerindeki hastalıkları gidermeye, kalbi ıslah etmeye ağırlık vermeyen kişiler ortaya çıkmıştır. Bu kişiler ise en ufak bir sıkıntı, zulüm, hapis gibi durumlarda sağlam bir îmâni temelleri olmadığı için dayanıklı duramamaktadırlar. Çünkü ruhî terbiye ihmal edildiği sürece, bâtıni putlar kırılmadığı müddetçe zâhirdeki düşmanlara karşı tam olarak başarı elde edilmez. Kalbin ıslahı ve Allah azze ve celle ile yakınlık kurmak için de bu bâtınî putları yıkmak, nefislerdeki hastalıları tedavi etmek gerekir.

İbnu’l Kayyım rahimehullah der ki: İbn Teymiyye’yi, “Melekler, içinde köpek ve sûret bulunan eve girmez.” hadisi hakkında şöyle derken işittim: “Yaratılmış olan meleklerin eve girmesine köpek ve sûret engel oluyorsa şehvet köpekleriyle ve sûretleriyle dolu bir kalbe Allah’ın ma’rifeti, muhabbeti, zikrinin halâveti ve O’na yakınlığın ünsiyeti nasıl girer?!…” (5)

Öncelikle İslâm Devletini kendi kalplerimizde kurmalıyız bu demek değildir ki yeryüzünde İslâm’ın hâkim kılınması için gayret gösterilmesin. Bizler dünyanın dört bir tarafında kâfirlerle fiili olarak da cihad edeceğiz bu bizim üzerimize farzdır. Bunu yaparken zafere ulaşıp, küfür devletlerinin birer birer yıkılmasını istiyorsak kendimizi güzel bir terbiye sürecinden geçirmemiz gerekiyor. Bu terbiye sürecinde ise şeytanın vesveselerine aldanarak cihad amelinden de geri duramayız. Nitekim günümüzdeki kimi şahıslar ve cemaatler nefisle mücadele ediyoruz diyerek kâfirlerle cihadı sürekli ertelemektedirler ki bu da doğru bir davranış değildir.

Kendimize hem örnek olması açısından hemde kısa bir sürede birçok devleti yıkıp fetihler kazanmış olan sahabe neslinin ibadet hayatını öğrenmemiz açısından Hz. Ali radıyallâhu anh’ın sözlerini aktararak yazımızı bitiriyoruz:

Ali (radıyallâhu anh) şöyle demiştir: “Ben, Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in ashabını gördüm ve bugün onlara benzeyen kimse görmüyorum. Onlar saçları başları dağınık, benizleri atmış, toz toprak içinde sabahlarlardı. Onların iki gözlerinin arası keçilerin dizleri gibiydi. Nöbeti bir alınları, bir ayakları devralır; secde ve kıyam ederek gecelerlerdi. Sabah olduğunda rüzgarlı bir günde ağaçların sallandığı gibi sallanırlardı. Gözlerinden kanlı yaşlar akardı. Ancak (bugün) ben, vallahi sanki gaflet içinde geceleyen bir toplulukla birlikteyim.” (6)

Yunus Dinçkan / Ümmet-i İslâm

-Dipnotlar-

(1) Muhammed Kutub, Enfâl Sûresinden Eğitici Dersler, Beka yay. 2014
(2) Muhammed Emin el-Mısrî, İzzetli ve Korkusuzca Yaşamak, s. 40, Polen Yay. 2007
(3) Muhammed Emin el-Mısrî, İzzetli ve Korkusuzca Yaşamak, s. 63, 64, Polen Yay. 2007
(4) Abdulaziz b. Nâsır el-Cüleyyil, Kur’ân ve Sünnet’in Işığında Cihâd Eğitimi, s.145, Guraba Yay. 2012
(5) İbn Kayyım, Medâricu’s-Sâlikîn, c. 2, s. 834, İnsan Yay. 2013
(6) Ahmed Ferid el-Mısrî, Selefin Ahlâkı / Ahlâku’s Selef, s. 66, Takva Yay. 2013
Google Plus'da Paylaş

0 yorum:

Yorum Gönder