Mahihaber - Dini Haberler - Diyanet Haberleri

Aşk Deryasına Dalan Tevekkül Âbidesi Hazret-i Hacer

2017-02-25 06:37:36
Aşk Deryasına Dalan Tevekkül Âbidesi Hazret-i Hacer


Hicret, aşk ile başlar…

Toprağında arayış şevki bulunanlar, ufkunda hep yeni yollar, yepyeni baharlar gözleyenler, senin hikâyeni dinledi yüzyıllardır…

Kâh sıcak kumlara dökülen kervanlar susuzluğunu giderirken senin yurdunda, kanayan ruhlarına cesâret ve azmi öğreten bir şevk çağlayanı olup serinletti adın…

Kâh ismine yüklenen hicret mesajını, hantallaşan ruhlarımıza haykırdı, yüreğine şahit çöl geceleri… Duâlarını anlattı, her bir kum zerreciği…

Mübârek zevcin İbrahim -aleyhisselâm- bırakırken seni çöl rüzgârlarının ıslık ıslık çıldırtan yalnızlığına… Rabbinin verdiği hükmü hissetti yüreğin, gelecek nîmetlerle te’yid edildi kalbin, Cebrâil’in ak nefesli dokunuşu ile… Varlık Nûru’nun atası olduğun gibi, tevekkül ve sabrın mâziden âtiye uzanan destansı ismi oldun.

Anneydin… Kâbe’yi inşa edecek ellerin, önce rûhunu inşâ ettin. Sen, bedenini Hakk’a kurban etmeyi tereddütsüz kabul eden İsmail -aleyhisselâm-’ın annesiydin..

Mısır sarayında câriyelikten, âl-i İbrahim’in yuvasına, oradan Mekke’ye uzanan çetin yolun yolcusu… Safâ ve Merve’yle başlayıp bütün cihanı tutan arayış, aşk ve gayretin unutulmaz yankısı… Hicretiyle çorak beldeye bereket tohumu atan duânın sebebi… Ümit toprağından fışkıran zemzemi sevinçle yudumlayan aşk yolcularının yâdındadır ismin…

Sen… Aşk deryasına dalan tevekkül âbidesi..

* *
Hazret-i Hacer… Kur’ân-ı Kerîm’de ismine açıkça yer verilmemiş olan bu mübârek hanım, bir peygamber hanımı ve bir peygamber annesi olma şerefine nâil olmuş müstesna şahsiyetlerden…

Onunla ilgili bilgiler, daha çok İbrahim -aleyhisselâm-’la izdivâcının sonrasına ait… Bu yüzden önceki hayatına dair fazla bir bilgiye rastlayamıyoruz. Kaynaklar, sadece, O’nun daha önceleri, Firavun’un câriyesi olduğundan bahsediyor.

Ancak O’nun Hakk’ın takdirine karşı rızâ ve tevekkülü, Allâh’ın emrini yerine getirme hususunda titizlik ve ihlâsı, Rabbinden ümit kesmeyişi ve O’na olan aşk ve bağlılığı… Evlâdı kurban olmaya giderken dahî gösterdiği sabır ve metâneti… Ve neticede, hakkında külfet gibi görünen her şeyin, bir anda nîmete dönüşüvermesi… Müfekkiremize sunduğu dönüm noktaları, gönül dünyamıza sunduğu sa’y ufku… Bütün bunlar ve daha sayamadığımız pek çok güzelliğidir, ismi çok geçmemesine rağmen, onu ölümsüz kılan..

An ne kadar önemli, değil mi? Zaman ne kadar kıymetli… Bazen koca bir hayat, tarihin kara sayfalarına gömülüp giderken, bazen bir ömrün küçücük bir kesiti bile kendinden sonrakilere çok büyük mesajlar gönderebiliyor. Hatta aşk ile yapılan bir koşu, cesâretle bâtıla atılan bir taş, yüce bir dinin mensuplarına bir rükûn olarak kalabiliyor.

O’nun hikâyesini dinlerken en çok bunu düşünmeli belki de… Ömrümüzü tamamlayan kesitler, mâzinin iftihar sebebi mi? Yoksa varlığından söküp atmak istediği paçavralar mesâbesinde mi? Davranışlarımızla kime istikamet veriyor, kime ilham oluyoruz? Bizim de insanlığa hediye edeceğimiz, Hakk’ın râzı olup yücelttiği, insanlığın benimseyip özlediği, özendiği uhrevî bir hâlimiz, anımız var mı?

Hazret-i Hacer, insanlığın ata olarak kabul ettiği İbrahim -aleyhisselâm-’ın zevcesi… Bizim ise annemiz… O’nun evlatlarına hediye ettiği örnek ahlakı, biz de varlığımızda yaşatıp O’nun gibi evlatlarımıza unutulmaz bir hâtıra olarak hediye edebilecek miyiz? Yoksa ömrünün her kesitini, gündelik telaşlarla dolduran bir anne olarak mı kalacağız evlâtlarımızın yâdında..

O zaman, bu hikâye başlatsın hayatımızı yeniden… Evlâtlarımıza ve bütün nesillere bırakacağımız unutulmaz hâtıralara, bir yol haritası olsun Hazret-i Hacer Annemiz…

Çölün kızgın tenine değen ayak izleri… Benliğinden geçmişçesine nereye sürükleniyor böyle? Ara ara ayak izlerinin yanına ilişen çukurcuklar, arkada zevcini takip eden, fakat takatsiz kalıp dizleri üstüne çöküveren kadının hâlinin izleri… Evlâdı kucağında, sîmâsı melekûta uzanan nûrun parlaklığıyla apaydınlık… Önde yürüyen babası, merhametle uzanıp doğrultuyor her seferinde… Yol çetin… Sebebi, bilinmeyen bir mekâna yolculuk… Sebepsiz gözükenlerin ardında gizlenen ilâhî emri görebilmek, o daha da çetin… Ama yüreğine güç veriyor, evlâdının yüzündeki aydınlık, gözüne fer oluyor, görüşüne rahmet pınarları sunuyor. Ne zaman bir vehim sürükleyecek olsa ardı sıra, zevci, Halîlullâh’ın, tâ o ateşin gülistana inkılâb ettiği aşk gününden bu yana gözlerinde yanan kıvılcımlar rûhuna dokunuyor da diriliyor yeniden…

Ne büyük bir şeref bahşetmişti, Rahman… Hazret-i İbrahim’e zevce olup, İsmail gibi bir nûr parçasına anne olmak… Ne büyük nimetti. Mısır sarayında sadece bir câriyeydi oysa… Zamanın Firavun’u, Mısır sınırlarına güzel bir kadın girdiğini duyunca, her defasında onu kendine alır ve kocasını da öldürürdü. Güzellik âbidesi Sâre ve İbrahim -aleyhisselâm-’ın da Mısır’a gelmiş olduğunu duyunca, Firavun, Sâre’yi de sahiplenmek istemişti. Fakat Allâh’ın muhafazası altında olan Sâre’nin yanına bir türlü yaklaşamamıştı.

O’nun yüce vasıflara sahip olduğunu anlayınca korkup serbest bırakmış, hatta onun belâsından (!) kurtulabilmek için onu türlü türlü hediyelerle uğurlamıştı. İşte Hacer de, bu hediyelerden biriydi sadece.

Hacer, onlarla birlikte Şam’da kalmıştı. Sâre’nin bir türlü evladı olmuyordu. O da kendisine hediye edilen câriyesi Hacer’in İbrahim -aleyhisselâm-’la evlenmesini istemişti. Belki Hazret-i İbrahim’in bu evlilikten bir çocuğu olabilirdi. İşte bu kutlu izdivacın hediyesiydi, gözbebeği İsmail…

Çorak bir beldeye girmişlerdi. Etraf oldukça ıssızdı. Bir hurma ağacının altına oturdu Hacer… Niçin buraya girdiklerini bir türlü anlayamamıştı. İbrahim -aleyhisselâm-’ın gözleri ise, sükût denizi… Arkasını dönüp gitmeye yönelen ufak bir adım… Ve arkadan gelen inilti hâlinde bir kadın sesi… Boşaltıyor, İbrahim -aleyhisselâm’ın gözlerindeki denizi…

“-Bizi kime bırakıp gidiyorsun?!”

Halîl’in gözleri yaşlı… Merhametle dopdolu yüreği, ilâhî emri hatırlıyor yeniden… Başını kaldırıp daha az evvel Cebrâil’in kulağına fısıldadığı sırra dalıyor gözleri…

“-Ey İbrahim!.. Âileni buraya iskân et!”

“-Fakat burası ne ziraate, ne hayvancılığa elverişlidir.”

Cebrâil der:

“-Evet, öyledir, fakat burada senin oğlunun neslinden Ümmî Peygamber çıkacak ve “el-Kelimetü’l-Ulya: En yüce söz olan tevhid” O’nunla tamamlanacaktır.”

Kapanan gözler, bir kez daha açılır. Çünkü soru tekrarlanır:

“-Bizi burada kime bırakıp gidiyorsun?!”

Sükût denizi çalkalanıyor bir kez daha… Hacer’in yüreği yumak yumak… Soruyor bir kez daha… Aklı ve rûhu el ele verip yöneliyor, Halîl’in yüreğine…

“-Bizi buraya bırakmanı, Allah mı emretti?”

Nihayet beklediği soruyla muhatab olan Halîlullah, sadece:

“-Evet.” diyebiliyor, “Allah emretti.”

O vakit Hacer, boğazına düğümlenenlere aldırmıyor, yutkunuyor sadece… Ve atılıyor cesâretle:

“-Öyleyse var git, Rabbim bizi korur, zâyî etmez.” diyor.

Yola koyulur böylece İbrahim -aleyhisselâm-… Şefkatle titreyen kalbi müsterih… Geride metânet âbidesi bir hanım, âlemlerin en yücesinin atası bir evlad bırakmıştır. Ama merhametle dolu kalbi neylesin, taşkınlık nedir bilmeyen gönlüyle duâ duâ açılır elleri…

“Ey Rabbimiz!.. Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını Sen’in Beyt-i Harem’inin (Kâbe’nin) yanında ziraat yapılmayan bir vâdiye yerleştirdim. Artık Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve meyvelerden bunlara rızık ver!.. Umulur ki, bu nimetlere şükrederler.”(İbrahim, 37; ayrıca bkz: Bakara, 126)

* *
İbrahim -aleyhisselâm- gözden tamamen kaybolmuş, görünen son karaltı da yana yana eriyen mum gibi sönüp gitmiştir. O, evlâdıyla bir başınadır artık… Kırbasında çok az su kalmıştır.

Vakit ilerler… Sıcak, aynı sıcak… Serinlikten eser yok. İsmail başlar kıvranmaya… Ve kırbadaki son damla, geziniyor İsmail’in dudağında. Ama devamı yok. İşte bitti… Yok…

Ya şimdi ne olacak? İsmail, çığlık çığlığa… Anne çaresiz… Kendi susuzluğunun farkında bile değil… İsmail çırpınıyor, minik bir kuş gibi…

O çırpınıp kıvrandıkça, çaresizlikle başlıyor koşmaya… Su, su… Bir yudum olsun su… Durmuyor yerinde, evet, Allah zâyî etmeyecek, emîn… Ama bir şeyler yapmalı… Böyle oturarak olmaz! Çareye giden yollara emek harcamalı… Gayret gösterip bu yola alın teri akıtmalı…

Bu ruh hâliyle, ümid ve coşkuyla koşuyor Hacer… O aşkla Safâ ve Merve Tepesi’ndeki arada yedi kez gidip geliyor. Kulağında İsmail’in sesi… Hakk’a hicretin göklerini ümid ve aşkın hâresinden bir hilâl taçlandırıyor. Yepyeni bir oluş, bir değişim geçirecek toprak… İklim bahara inkılab edecek.

“-Hicretin mübârek olsun ey Hacer!” diyecek gökler…

Mübârek olsun ki, hicretin, yüreğinden taşarak ayağını bastığın toprağın öz yapısını değiştirdi. Ona dahî yepyeni bir mânâ ve derinlik kazandırdı. Aşk deryasına dalan tevekkül âbidesisin sen, toprağa düşüp şenlendiren. Selâm olsun… Gönlünü tutuşturan o ulvî sevdalara…”

Merve Tepesi üzerindeyken bir ses… Cebrâil’in sesi…

“-Sus ve iyice dinle!..”

Hazret-i Hacer, endişe ve merakla sesin geldiği tarafa döner:

“-Siz her şeye kadir olan Allâh’a emânetsiniz!.. Sakın mahvoluruz diye korkma! İşte şurası, Beytullâh’ın yeri. O Beyti, şu çocukla babası yapacaktır. Allah Teâlâ, bu beytin sahibini zâyî etmez.”

Hacer soluk soluğa… Aman Yâ Rabbi! İsmail’in ayaklarını vurduğu yerden, Hacer’in heyecanına denk bir coşkuyla su fışkırmaya başlamış. Hacer sevincinden şaşkın… Suyun bitmesinden endişe edercesine bir havuz hâline getirir, suyun etrafını… Korkuyla “zem zem” (Dur, dur!) diye nidâ eder.

Sudan kana kana içer, şükreder Allâh’a… İsmail’ini emzirir, kana kana… Bırakıldıkları mekânın sırrı bir bir açılır. Kısa bir süre sonra Cürhümîler adında bir topluluk gelir buraya, yerleşmek ister, toprak ıssızlığına tesellî, kuruyan tenine şifâ bulur İbrahim-aleyhisselâm-’ın duâsı, Hazret-i Hacer’in ihlas ve tevekkülündeki bereketle…

* * *

Şimdi, sen de ey yolcu…

Silkin ve diril yeniden…

Hayat, binbir türlü gidiş-geliş, iniş ve çıkışla dolu… Bu koşuda bir Hacer mi yüreğimiz? Aşk ve ihlâsımız bir zemzem bereketi olup fışkırıyor mu çorak toprakların bağrından… Koşumuz kime, neye hicret ediyoruz? Yoksa binbir telaşla geçen ömrümüz, şüphe ve tereddütlerin yılan bakışlı aynasında arz-ı endâm mı ediyor?

Her şeyin hazırıyla önümüze konduğu bu zamanda, rûhumuzun özlediği hakikatleri de biri gelip avuçlarımıza koyuverecek mi sanıyoruz?! Oysa her güzel, aratır kendini… Arayan kişinin kalbinde aşk varsa, açılıverir bir anda sır penceresi…

Aşk, sa’y ile geçen ömrün vazgeçilmez yakıtı… Ümit yolumuzun ışığı… İhlâs sonsuzluğa açılan kapıdan elimize uzanan el…

Tevekkül, benliğimizi Rahmân’a bende edip, fânîliğin yükünden sıyrılıp hafiflemek… O’nun yüceliğini rûhumuzda hissetmekten öte güç mü var?

Ve yılmayıp gayret etmek… Aşkla, ümitle, ihlâs ve tevekkülle… Hayırdan hayıra koşan bir hicret ömrüyle, hayatımızdan unutulmaz kesitler sunmak, ardımızdan gelen nesillere…

Şule Sever

SİZİN YORUMLARINIZ

Reklam

Namaz Vakitleri

Videoerk

videoerk

GAZETE SAYFALARI

Gazete Manşetleri

Mekke Medine Kudüs Canlı Yayın

Mekke Medine Kudüs Canlı Yayın

Twitter

Puan Tablosu

Takımlar
O
P
  • 1
    Galatasaray
    11
    26
  • 2
    Medipol Başakşehir
    11
    23
  • 3
    Beşiktaş
    12
    22
  • 4
    Kayserispor
    11
    19
  • 5
    Demir Grup Sivasspor
    11
    19
  • 6
    Teleset Mob. Akhisarspor
    12
    18
  • 7
    Bursaspor
    11
    17
  • 8
    Fenerbahçe
    11
    17
  • 9
    Göztepe
    11
    17
  • 10
    Aytemiz Alanyaspor
    11
    14
  • 11
    Evkur Yeni Malatyaspor
    11
    14
  • 12
    Trabzonspor
    11
    13
  • 13
    Kasımpaşa
    11
    12
  • 14
    Antalyaspor
    11
    12
  • 15
    Atiker Konyaspor
    11
    10
  • 16
    Kardemir Karabükspor
    11
    8
  • 17
    Osmanlıspor FK
    11
    8
  • 18
    Gençlerbirliği
    11
    8

Facebookta Mahihaber

2017 Dini Günler

2017 Dini Günler

tesbihatlar

tesbihatlar