Mahihaber - Dini Haberler - Diyanet Haberleri

Hac, İhramı Giyip Yedi Tur atmak, İblisi Taşlamak Değildir

2017-02-25 06:36:59
Hac, İhramı Giyip Yedi Tur atmak, İblisi Taşlamak Değildir

Hacc; kasdetme ve yönelme mânâlarına gelir. Ancak onu, mutlak kasd ve mücerret yöneliş mânâlarına hamletmek de doğru değildir.

Hacc, hususi bir zaman diliminde, hususi bir kısım yerleri, yine bir kısım hususi usûllerle ziyaret etmeye denir ki; senenin belli günlerinde, hacc niyetiyle ihrama girip, Arafat’ta vakfede bulunmak ve Kâbe’yi tavaf etmekten ibaret sayılmıştır. İhram haccın şartı, vakfe ve tavaf ise onun rükünleridir.

Her sene, dünyanın dört bir yanından yüzbinlerce insan, “Beytullah”a teveccüh edip, mübârek bir zaman dilimi içinde, Sahib–i Şeriat tarafından belirlenmiş bazı mekânları… hususi bir kısım usullerle ziyaret eder.. vazifelerini yerine getirir ve günahlarından arınırlar –ki böyle bir vazife “Ona varmaya gücü yeten kimsenin Kâbe’yi tavaf etmesi Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır”– fermânıyla, İslâm’ın beş esasından biri olarak gücü yeten herkese farz kılınmıştır.

Hac, müslümanlar arasında içtimai birliği tesis ve tecelli ettiren öyle büyük ve öyle şümullü bir islâm şiârıdır ki, onun enginlik ve vüs”atini, küre–i arz üzerinde bir başka mekân ve bir başka cemaatte bulup göstermek mümkün değildir. Kâbe, o derin mânâ ve kudsiyetiyle, tâ Hz. Adem ve onun yaratılışından önceki zamanlara gidip dayanan.. ve daha sonra Hz. İbrahim’le bilmem kaçıncı kez ortaya çıkarılıp imar edilen, Millet–i İbrahimiye ile irtibatlı, Hakikat–ı Ahmediye’nin amânın bağrında eşi, Nur–u Muhammedi aleyhisselâmın dölyatağı ve bütün semâvi dinlerin kıblegâhı, eşsiz öyle bir tevhid ocağıdır ki, bu hususiyetleriyle ona denk, Allah evi denebilecek ikinci bir bina yoktur.

Her yıl, yüzbinlerce insan, Allah’a karşı kulluk sorumluluklarını yerine getirmek için, Hakk’a en yakın olacakları bir zaman diliminde, bir zirve mekanda, eda edecekleri ibadetlerin menfezleriyle duygularını, düşüncelerini soluklar.. ahd u peymanlarını yeniler.. günahlarından arınır.. birbirlerine karşı sorumluluklarını hatırlar ve hatırlatır.. içtimâi, iktisâdi, idâri ve siyâsi işlerini, her yanıyla Hakk’a kulluğu çağrıştıran bir idabet zemininde, kalplerin rikkati, duyguların enginliği ve İslâm şuurunun med vaktinde, bir kere daha gözden geçirip pekiştirir; sonra da yepyeni bir güç, yepyeni bir azim, yepyeni bir şevkle ülkelerine dönerler.

Hepimiz hacca, biraz da, ruh ve duygularımızın kirlenmiş olması mülahazasıyla gider ve o güne kadar tanımadığımız farklı bir kapıdan, ayrı bir mânâ âlemine açılıyor gibi yola revan olur ve geçeceğimiz yollara sıralanmış şeâiri bir bir görür, duyar, enginliklerine iner.. ve ulu dağların mehâbeti içinde gözümüzü, gönlümüzü dolduran bunca İslâm alâmeti karşısında, daha yolda iken Kâbe ve haccetme ruhunun perde perde sıcak ve derin esintilerini duymaya başlarız. Sonra da, gidip tâ en son noktaya ulaşıncaya kadar, otobüs kanepelerinde, tren kompartımanlarında, gemi kamaralarında, uçak koltuklarında, otel odalarında, misafir salonlarında, hatta çarşı ve pazarda hep o sımsıcak meltemlerin tesirini hissederiz. Bu vasıtalara, bu yollara ne kadar alışmış ve ne kadar kanıksamış olursak olalım; vasıtasına göre, saatler, günler ve haftalar süren bu mavi, bu ruhâni, bu âhenkli, bu vâridatlı yolculuktan bir kûrbet, bir vuslat, bir güzellik, bir şiir hatta bir romantizm banyosu ala ala, ruhlarımıza, asıl kaynağından gelen gücü kazandırmış, gönüllerimizi itmi’nân arzusuyla şahlandırmış ve hususi bir âlemin namzedi olmuş gibi kendimizi, bütün bu büyülü güzelliklere ulaştıracak sırlı bir kapının önünde sanırız. Bu kudsi yolculuk ve yol mülahazası, her zaman his dünyamıza öyle esbab üstü bir duyuş ve bir seziş kabiliyeti bahşeder ki; bazen neşeyle tüten, bazen murâkabe ve muhâsebe duygusuyla buruklaşan bir ruh hâletiyle, âdeta kendimizi âhiretin koridorlarında yürüyormuşcasına hep tedbirli ve temkinli hissederiz.

Kâbe; bakış zâviyesini iyi belirlemiş olanlara göre, boynu ötelere uzanmış, bir bize, bir de sonsuzluğa bakan; yer yer sevinen, zaman zaman da kederlenen için için bir hâli olduğu hissini uyarır. Binlerce ve binlerce senenin tecrübe, vakar ve ciddiyetini taşıyan ve daha çok da bir insan yüzüne benzeteceğimiz onun dış cephesini görünce, edâsı ve endâmıyla bize birşeyler anlatmak istediğini, harimini açıp bize;

“Gel ey aşık ki, mahremsin
Bura mahrem makamıdır
Seni ehl–i veâ gördüm”,

dediğini duyar gibi oluruz.

Kâbe; konumu itibariyle, evimizin en mutenâ köşesinde, en hâkim bir sedir üzerinde oturup evlatlarının, torunlarının neşelerini paylaşan, elemlerini ruhunda yaşayan bir anne görünümündedir. Bulunduğu yerden çevresini temâşâ eder; yer yer acılarla burkulur, zaman zaman da inşirahla çevresine tebessümler yağdırır. İnsan, beldelerin anasına yaslanış bu binaların anası çevresinde dönmeye başlayınca şefkatle kucaklandığını, sevgiyle koklandığını duyar gibi olur. Tavafta hemen herkes kendini, annesinin elinden sımsıkı tutmuş koşan bir çocuk gibi hafif, güvenli ve şevkli hisseder. Evet insan, on binler ve yüzbinler içinde, uhrevi düşüncelerle coşmuş onun etrafında pervaz ederek, âdeta Allah’a doğru yürüyormuşcasına şevk u tarâbla coşar ve kendinden geçer. Vücutlarının yarısından çoğu açık, urbaları omzularında “Remel” yapıp zıplayarak yürürken her zaman telaşlı, endişeli; fakat bir o kadar da ümitli ve çelikçavak bir yol alışın heyecanını yaşarlar. Dünya hesabına bu salınmışlık, bu rahatlık ve romantizm, mübarek evin çevresindekilere tarifi imkansız büyülü bir derinlik, bir hayal ve bir melâl aşılar. İnsan, o uhrevi kalabalığın ukbâ buudlu görüntüsü karşısında, daha tavafa girmeden o ilâhi harimin müzevi sükut ve şiirini duyar gibi olur. Her zaman kendini Kâbe’nin çevresinde bu dönme büyüsüne kaptıran derin ruhlar, dönerken kimbilir, ne mahrem kapıların önünden geçer.. ne bilinmez tokmaklara dokunur ve ne sihirli panjurlar aralarlar ötelere.! Öyle ki, bu eski fakat eskimemiş binanın çevresinde, her an yepyeni duygularla coşup dönerken, tahayyüllerimizde açılan menfezlerden gönüllerimize akan vâridâta, sinelerimizde çakan ışıklara ve ruhlarımızı uçuran sırra şaşarız. Her adım atışımızda, sırlı bir kapı açılacakmış da, bizi içeriye çağıracaklarmış gibi bir hisle hareket ederek, keyfiyetini bilemediğimiz bir zevke doğru kaydığımızı sanır ve kalbimizin heyecanla attığını hissederiz. O esnâda bulunduğumuz yerden, Kâbe’nin gönüllerimize sinmiş olanca büyüklüğünün, derinliğinin, büyüsünün canlanıp, köpürdüğünü tepeden tırnağa her yanımızda duyar ve ürpeririz.

Bu mülahazaları bazen, bir kısım gerçek sebeplere dayandırarak izah etmek mümkün olsa da, çok defa kriterlerimizi, takdirlerimizi aşan vâridat ve sunühat karşısında sessiz kalırız. Zira Kâbe ve çevresi, maddi şartları ve dış aksesuarı itibâriyle birşeyler ifade etse de, muhtevası kapalı, manaları buğulu, üslubu da uhrevi olduğundan herkes onun anlattıklarını anlamayabilir. Oysa ki, avam–havas, cahil–âlim, genç–yetişkin herkesin mutlaka ondan anladığı ama çok defa ifade edemediği bir sürü şey vardır.

Kâbe, hepimizde ürperti hâsıl eden mehip dağ ve tepeler arasında daha çok filizlenmiş bir nilüfere benzemesinin yanında, içinde varlığın esrarını taşıyan bir sır fanusu, Sidretü’l–Müntehâ’nın izdüşümü veya gökler ötesi âlemlerin üsâresinden meydana gelmiş bir kristâl gibidir. İnsan o sır fanusunun çevresinde şuuruyla döndüğü sürece, akıp dışarıya sızan dünya kadar gizli şeyler hissettiği gibi, zaman zaman da, Siretü’l–Müntehâ’ya kilitli bu prizmadan gökler ötesi âlemleri de temâşâ eder.

Evet, hemen herkes, onun harimine sığınır–sığınmaz, zaten ruhlarında mevcut olan his ve düşünce enginliğinde daha bir derinleşerek Kâbe’yi, kendi varlıklarını ve Cenâb–ı Hakk’ın matmah–ı nazarı bu iki unsurun birbirleriyle münasebetlerini düşüne düşüne, içlerine açılan bir kısım sırlı kaplardan geçerek, o güne kadar tanımadıkları en mahrem dünyalara açılırlar. Elbette ki bu duyuş ve bu seziş, bu mânâ ve bu ruh ancak, sağlam bir iman, mükemmel bir İslâmi hayat ve tastamam bir ihlas ve yakîn birleşiminden hâsıl olacaktır. Yoksa, mücerret kalıpların hissesi kalıpların çerçevesine bağlı kalacaktır.

Kâbe’deki bu derinlik ve bu zenginlik sayesinde oradaki hemen herşey, diğer zamanlarda olduğunun üstünde, hacc duygusuyla renklerince, bir başka ihtişam, bir başka mehâbetle tüllenir.. tüllenir de insan onun büyüsüne kapılarak, âdeta ışıktan bir helezonla, vuslata tırmanıyor gibi döne döne yükselir ve özündeki bir câzibeyle gider Ma’buduna ulaşır. Bu noktaya ulaşan ruhun edâ ettiği tavaf namazı aynı şükür secdesi, içtiği zemzem de cennet kevseri veya vuslat şarabı olur.

Kâbe’nin çevresindeki tavafı, tasavvufi ifadesiyle, daha çok, mübarek bir duygu, bir düşünce etrafında ve kendi içimizde derinleşme hedefli bir seyahatin ifadesi sayılan “Seyri fillâh”a benzetecek olursak, sa’y mahallindeki gelip–gitmeleri, halktan Hakk’a, Hakk’tan da halka uruc ve nüzulün ünvanı olan “Seyr ilallah”, “Seyr minallah” mânâlarıyla yorumlamak muvafık olur zannederim. Evet, Safâ–Merve arasındaki gelip–gitmelerde işte böyle bir mülâhaza ve bu mülâhazadan kaynaklanan bir derin his ve arzu tufânı yaşanır.

İnsan mes’âda (sa’y mahalli) hep bir koşup aramanın, bir medet dileme ve imdat etmenin kültürünü, şiirini, musıikisini, vuslat ve “dâussıla”sını yaşar. Orada önemli bir şeyin peşine düşülmüş gibi, takipler aralıksız devam eder. Aranan şey zuhur edeceği âna kadar da gelip–gitmeler sürer durur. O yolda rastlanılan her iz ve emâre insanın heyecanını bir kat daha artırır.. ve sineler:

“Bak şu gedânın haline
Bend olmuş zülfün teline
Parmağı aşkın balına
Bandıkça bandım bir su ver”, (Gedâi)

der ve Kâbe’nin çevresinde olduğu gibi hem koşar, hem de içine matkaplar salarak, Beytullah’ın çevresindeki enfüsi derinleşmeye mukabil, burada, bir hat–ı müstakim üzerinde gelip–gitmeler, peygamberâne his ve duygularla, başkaları için yaşama, başkaları için gülme ve ağlama, hatta başkaları uğrunda ölme cehdiyle gerilir… telaşlı fakat hesaplı, endişeli ama ümitli; semanın altın ışıkları altında, hacc mevsiminin mavimtrak saatleri içinde; yeni bir vuslatın heyecanı ve henüz aradığını tam bulamamış olmanın tehassürüyle gelir–gider, koşar, âheste yürür, tepeye tırmanır, oradan aşağı iner ve yolda olmanın bütün kararsızlıklarıyla çırpınır durur. Bazen, mes’âada koşan insanların, daha çok bir nehrin akışına benzeyen çağıltılarına karışarak, karışıp bir koro şivesiyle hislerini dile getirerek… bazen de hiçbir şey ve hiçbir kimse görmüyor olma ruh hâletiyle, tek başına sa’y ediyormuşcasına, gözünde Hz. Hacer’in silueti, elinde gönlü kâsesi ve dilinde,

“İste peykânın gönlü hecrinde, şevkim sâkin et,
Susuzum bir kez bu sahrada benim’çün âre su!
Bim–i düzah nar–ı gam salmış dil–i suzânıma.
Var ümidim ebr–i ihsanın sepe ol nâare su.”(Fuzuli)

sözleri, göklerden gelip alevlerini söndürecek bir rahmet bekler.. ve ruhunu yakan kendi ateşiyle beraber, intizarın bitmeyen hasretiyle de kavrulur durur. Bazen mes’âada, ötelerden kopup gelen bir meltemin serinliği duyulsa da, genelde orada hep şevk buudlu bir hüzün, ümit ve recâ televvünlü bir aşk ızdırabı yaşanır.

Mes’âda çok defa, hakikatler hayale karışır ve çevredeki insanlar bazen sükutun derinliğiyle, bazen de çığlık çığlık hıçkırışlarıyla, kâh mizâna sürükleniyor gibi, kâh kevsere koşuyor gibi zevk ve tasa ikilisiyle yer yer yutkunur, zaman zaman da rahat bir nefes alır.. ve geliş–gidişlerine, iniş–çıkışlarına devam ederler. Orada saat ve dakikalar o kadar nazlıdırlar ki, mutlaka iltifat ve alâka isterler. Yoksa, hiç var olmamışlar gibi iz bırakmadan eriyip giderler.

Günler bayrama doğru kaydıkça, metaf, zemzem ve mes’âa gizli bir gurbet ve hasret duygusuyla lacivretleşir… Kâbe, bize araladığı pencerelerin panjurlarını yavaş yavaş indirir.. ve her hadise ile fâniliğini anlayan insan, buradan geçme zamanı geldiğinde ayrılması icap ettiği gibi, bir gün mutlaka dünyadan da ayrılacağını düşünür ve kendi içine, kendi hususi dünyasına çekilerek âdeta bir ruhi inzivaya bürünür.

Ama henüz herşey bitmemiştir; Hakk’a yürüyen bu insanları bekleyen hâlâ upuzun bir yolculuk var. İnanılmaz tılsımı ve başdöndüren füsunuyla güzergâhı kesmiş duran “Mina” onları bekliyor.. gök kapılarının gıcırtılarının duyulduğu “arafat” onları gözlüyor.. “Müzdelife”, onlara mini bir şeb–i arus yaşatmadan salıvereceğe benzemiyor.. daha ileride teslimiyetlerini soluklayıp akl–ı meâşlarını taşa tutacakları yerler gelecek ve Allah’a nefislerinin fidyelerini sunup, kendi duygu dünyalarında beraatlerinin bayramını yaşayacak; sonra da, Kâbe’de, kâbe–i kalplerine yönelerek, Hakk’tan yine Hakk’a, uruc ve nüzullerini noktalayarak “Fenâ fillâh” ve “ Beka billâh” tedaillerinin ilhamlarıyla talihlerine tebessüm yağacaklar. Postunu fedakârlık iklimine sermiş bulunan Mina, o büyüleyen parıltısıyla, şiirini tâ Müzdelife’nin tepelerine duyurur.. onun içine girmek ister.. hatta onu aşarak ötelerdeki Arafat’ı selamlar.. selamlar ve yirmidört saatlik misafirine referans verir.. ve bir günlük konuklarının Arafat’a emanet eder.

Bence Mina, fedâkârlıkla şefkatin emre itaatindeki inceliği kavramakla muhabbetin tüllendiği arzda semâvi bir kuşak ve sımsıcak bir kucaktır. Mina adeta bir teslimiyet kovanı ve bir hasbilik yuvası gibidir. Eski hali itibariyle tamamen, şimdiki durumuyle de kısmen hemen herkesin evsiz barksız, yurtsuz–yuvasız birkaç günlüğüne ikamet ettiği Minâ, öyle sabırlı bir yerdir ki, ukbâya bütün bütün kapalı olmayan her gönül o dağlar ve vadiler arasındaki âramgâhta neler hisseder neler..! Bizler Mina’yı, her yanıyla rumuzla öyle kaynaşmış öyle bütünleşmiş buluruz ki; onun, âdeta kalbimizde attığını, damarlarımızda attığını ve asabımızda yaşadığını duyar gibi oluruz öyleki ordu daha adım atar atmaz, onun ruhumuzla kucaklaştığını, Allah Rasulü’ne ilk kucak açılan yer olması itibariyle de üzerinde durulabilir bize ötelere açılan yolları işaret ettiğini ve bizi tanımadığnı, hatta gelip duygu dünyamıza karıştığını hisseder ve ölçüde hepimizi Minalaşırız.

Bir Mina’da hazırlıklarımızı yapıp ruhumuzuun kanatlandırmasıyla uğraşırken “Arafat” bir baştan bir başa gelin odaları gibi süslenir ve bağrına gelip konacak, gerilip ötelere açılacak misafirleri iiçin tıpkı biir liman, bir meydan, bir rampa gibi hazırlar, açar.. ve ona bir daussıla tutkusuyla koşan Hakk konuklarını beklemeye koyulur.. yeni bir imkan, yeni bir devran mülahazasıyla çoşkun Hakk konuklarını.

Arafat’ın öyle bir nuraniliği ve orada yaşanan zamanın öyle bir derinliği vardır ki, o hazirede bir kere bulunma bahtiyarlığına ermiş bir ruh, gayri hiç bir zaman bütün bütün mahvolmaz ve kat’iyen dünyeviler gibi ölmez. Ömrünün bir kaç saatini Arafatta geçirmiş olanlar, bütün bir ömür boyu güller gibi açar durur ve asla solmazlar. Onun şefkatli, aşklı, şiirli dakikaları, her bir sabah güneşi gibi gönül gözlerimizde ışıklar durur.. ve her yanında açık–kapalı aşkla bilenmiş, bülbül gibi şakıyan, şakıyıp kalplerin en mahrem noktalarında petekleşmiş bulunan imanlarını, irfanlarını, muhabbetlerini ve cezb u incizaplarını haykıran insanların çığlıkları kulaklarımızda tın tın öter ve ötelere müştak gönüllerimizi çoşturur. Hem öyle bir coşturun ki , bizi en inanılmaz, en erişilmez lezzetlere çeker.. en olgun, en doyurucu varidatla hislerimizi şahlandırır.. ve görmüş geçirmiş varlıkların itiğnalarına benzer şekilde gözlerimize bir büyü çalar ve bizleri özlerimiz içinde zenginliklerde dolaştırır.

Arafat’ta sabahlar da gurublar da hep derinlik soluklar ve ihtimaller ki, en yüksek şairlerin bile terennüm edemeyeceği nükteleri kalplerimize boşaltır ve varlığımızın gayeleri adına neler ve neler fısıldar. Bence, ruhun uhrevileşip incelmesi için insan hiç olmazsa ömründe bir kere Arafatlaşmalı, Arafat’ı yaşamalı ve Arafat’ın tulû’ ve gurubunu oksijen gibi ciğerlerine çekmelidir.

Arafat’ta insan duanın, yakarışın, iç çekişin ve iç döküşün en ürperticilerine şahit olur. Hele ikindi sonrasına doğru, birazda buruksu veda havasıyla eda edilendualar, daha bir derinlikle tüllenir, sesler, soluklar, göklerötesi meleklerin çığlıklarını hatırlatan bir enginlik ve duruluğa ulaşır. İnsan Arafat düzlüğünde yükselen âh u efganı duydukça, seslerdeki uhrevilik, ebedi saadet ümidinin hasıl ettiği rikkat, şefkat ve ricâsıyla gençleştiğini, ebedileştiğini, büyük bir açılışa geçtiğini ve genişlediğini sanır. Hele, güneş guruba kapanıp da, kararan ufukların her yana buğu buğu veda duyguları sayldığı dakikalarda ümitlerin cisimleşip içimize aktığını, şuurlarımızın Arafat varidatıyla aydınlandığını ve tıpkı bir rüya aleminde olduğu gibi, kalıplarımızdan sıyrılıp, bir kısım manevi anlıaşılmazlıklara açıldığımızı.. Arafat gibi çığlık çğlığa inlediğimizi.. batan güneşle beraber eriyip gittiğimizi.. kulaklarımıza çarpan âh u efgân gibi birer feryat haline geldiğimizi.. kuşlar gibi hafiflieyip bir tür kanatlandığımızı.. ve mahiyat değiştirip birer manevi varlığa inkılâp ettiğimizi sanır ve hayretler içinde, olduğumuz yerde kalakalırız

Arafat , insanların bütün bir gün, melek mevkibleri arasında dolaşıp durduğu, otururken–kalkarken sürekli semavilik soluklandığı, Hakk rahmetinin sağnak sağnak gönüllerimize boşaldığı ve hadiselerin hep ümit televvünlü cereyan ettiği bir rahmet yamacı ve hesap endişeli bir Arasat meydanıdır. Dünyaya ait herşeyden sıyrılmış ve soyunmuş insanlar, hesap, terazi, mizan endişesi ve rahmet ümidiyle hep hayaletler gibi dolaşırlar onun düzlüklerinde. Affolunacağını umar, kurtuluşa ereceklerinin hülyalarını yaşar ve bu bir tek günü, senelerin varidatını elde edebilecek şekilde değerlendirirler.. değerlendirler ama, yine de bir başka yerde duâ edip yakarışa geçmeleri lâzım geldiğini de söküp kafalarından atamazlar.

Atmalarına gerek de yok, zira bir kaç adım ötede bağrını açmış Müzdelife onları bekliyor. Vicdanlarımızdan, Müzdelife’nin bizi beklediği mesajını alır almaz, içinde bulunduğumuz ışıklardan ve ümitle bize tabessüm eden Allah’a yakın olmanın ünvanı sayılan Müzdelife’ya yürürüz. sonsuza, mekansızlığa, ebediyete ve Allah’a yürüdüğümüz gibi Müzdelife’ye yürürüz. Tamalanmaya yüz tutmuş mehtabın, dağ–dere, vadi–yamaç her yanı aydınlatan ışıklarla cilveleştiği bir mübarak mekanda ve göklerin yere indiği, arzın semavileştiği duyguları içinde, kendimizi, orada, Hakk’a ulaştıran ayrı bir rıhtım, ayrı bir liman ve ayrı bir rampa buluruz. Kâbe’den beri değişmyen halleriyle, göklerin pırıl pırıl çehresinin, hacıların simalarındaki akislerini, Allah’a yönelmiş yalvaran ve sadık bedenlerin seslerini bedenlerimizde, ruhlarımızda, gözlerimizde ve gönüllerimizde duyarak ötelerde dolaşıyor gibi öteleşir, meleklerle ve melekûtla hemhal olur uhrevileşir ve kendimizi bütün rahmetin eniginliklerine salarız.

İbn Abbas, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun Arafat’ta ümmeti adına sarih olarak elde edemediği önemli bir reçete ve beraati Müzdelife’de elde ettiğini söyler. Gönlüm bu tesbitin yüz de yüz doğru olmasını ne kadar arzu eder…! Eğer, Hz. İbn Abbas’ın dediği gibi ise, başların secdeye varmışlığı ölçüsünde insanları Allah’a yaklaştıran Müzdelife, bir başka feryad u figan, bir başka âh u zâr ister..

Müzdelife’nin hemen her yanında, lambalardan akseden ışıklar, hacıların parıldayan yüzleri, buğulu bakışları ve heyecanla çarpan sineleri, sadece gecesiyle tanıdığımız o mübarek sahaya, büyüleyen ayrı bir güzellik katar. Hele gece ilerleyince her yanı derin bir esrar bürür.

Bir kısım kimseler ertesi günkü zor vazifeler için dinlenirken, sabah kadar el pençe divan duran insanlarda vardır. Sesini sinesine çekip duygularıyla tıpkı bir mızrap gibi gönülden gönül ehline nağmeler dinleten bu engin ruhlar kimbilir neler düşünür, neler söyler ve içlerinden neler geçirir. Kalp sesleri her zaman kendilerini aşan bir seviyede cereyan eder ve meleklerin soluklarıyla atsbaşıdır. Kalbini dinleyen ve kalbiyle konuşan bu zaman üstü insanlar, şimdi seslendirdikleri bu gönül bestesinin yanında, daha önce, ondan da önce, duygu mizrabıyla gönül telleri üzerinde duyurup duymaya çalıştıkları ne kadar nağme varsa, hepsini bir koro gibi birden duyar, birden dinler ve geçmişlerini bu günle beraber bir zevk zemzemesi halinde yudumlarlar.

Ufuklarda şafak emareleri tüllenmeye başlayınca, bir gün önce Arafat’ta yaşanan ses–soluk, his–heyecan katlanarak bütünüyle Müzdelife’ye akar.. akar ve tan yeri bir sürü his, bir sürü iniltiye karışarak ağarır. Namaz dışı Hakk’a yönelişler, namaz içi teveccühler.. ve namazın içine akıp kunutlaşan dualar herbiri Hakk’a yakınlığın ayrı bir buudu olarak keyfiyetler üstü bir derinlikte eda edilirler. Bazen dört bir yanımızı saran ve bütün duygularımızı okşayan bir ipek urba gibi.. bazen ümitlerimize fer ve acılarımıza tesellibahş olan semavi eller gibi.. bazen ocaklar gibi yanan sinelerimize su serpen birer tulumba gibi.. bazen ruhlarımıza en yüce hakikati duyurup gönüllerimize ürpertiler salan ezanlar gibi.. bazen yıkılmış, dağılmış eski dünyamızın parçalarını biraraya getirerek, özümüzden, ebediyetimizden, dünyamızdan, ukbâmızdan öyle nânâralar duyururlar ki, kendimizi yeniden keşfediyor, özümüzü daha yakından tanıyor, dünyaya farklı bir zâviyeden uyanıyor, ukbâyı da ayrı bir yakınlık, ayrı bir netlik içinde görüyor gibi oluruz.

Bu yalvarış ve yakarışlar, güneş ışınları yeni bir günün müjdesiyle ufukta belireceği âna kadar da devam eder. Güneş doğarken de, âdeta o âna kadar secdede olan başlar, bir başka yakınlığa ulaşmak için yeniden “Şedd–i rihâl” eder ve yollara koyulurlar. Şimdi, önümüzde daha önce de uğrayıp ve vadi vadi selam durup geçtiğimiz Mina var. Safvete ermiş kalplerin, düz mantığa zimam vurup ruhun eline teslim edecekleri Mina.. teslimiyete ermiş gönüllerin inkiyadlarını ortaya koyacakları Mina. Hz. Adem’den Hz. İbrâhim’e, ondan da insan nev’inin Şeref Yıldızı’na kadar binlerin, yüzbinlerin akıl ve mantıklarını gemleyip muhakemelerini kalple irtibatlandırdıkları Mina.. nihayet bütün bunlardan sonra, şeytanı taşlarken nefislerimizin de paylarını aldıkları, ayrıca ibadetin esası sayılan taabbüdiliğin ma’şeri vicdan tarafından temsil edildiği Mina.. Ve şeytan taşlamanın yanında daha neler neler yapılır orada.. kurban, tıraş, hac evsâbından soyunma.. ve yol boyu derinleştirilen konsantrasyondan sonra tam bir metafizik gerilimle eda edilen farz tavaf bunlardan sadece birkaçı.

Hac yolcusu, evinden ayrıldığı andan itibaren, yol boyu, nefis ve enâniyeti hesabına iplik iplik çözülür; kalbi ve ruhi hayatı adına da bir dantela gibi ibrişim ibrişim örülür. Evet, insan bu ışıktan yolculuğunda en eski fakat eskimeyen, en ezeli ama taptaze gerçeklerle tanışır ve halleşir.. ve hiçbir zaman unutamacayağı edalara ulaşır. Hele, yapılan işin şuurunda olanlar için bu arzi fakat semâvi yolculuk, ihtivâ ettiği vâridât ve hâtıralarla daha bir derinleşir ve ebediyet gamzetmeye başlar.. başlar ve güya semânın renkleri, hacıların sesleri gelir hülyalarımıza dolar, ruhlarımızı sarar ve ömür boyu gönül gözlerimizde tüllenir durur.

Dünyada, Kâbe ve çevresi kadar, biraz hüzünlü de olsa, ama mutlaka füsunlu daha câzip bir başka yer göstermek mümkün değildir. insan, onun hariminde her zaman efsânevi bir güzelliğe şâhit olur ve herşeyi en olgun, en tatlı bir meyve gibi koparır ve yer. Oralara yüz sürme tâlihliliğini paylaşan ruhlar, ebediyyen başka bir ibadet mahalli arama vehminden kurtulurlar.. ve oraların öteler buudlu câzibesini ömürlerinin gurubuna kadar da asla unutmazlar.

*Bu yazı “Yeşeren ” isimli eserden alınmıştır. 10.12.2004
(TÖV Yayınları, İzmir, 1996)

SİZİN YORUMLARINIZ

Reklam

Namaz Vakitleri

GAZETE SAYFALARI

Gazete Manşetleri

Mekke Medine Kudüs Canlı Yayın

Mekke Medine Kudüs Canlı Yayın

Oyun ve Eğlence - Çocuklar İçin

Çocuklar için Oyun Eğlence

Twitter

Puan Tablosu

Takımlar
O
P
  • 1
    Galatasaray
    15
    32
  • 2
    Medipol Başakşehir
    15
    30
  • 3
    Fenerbahçe
    15
    29
  • 4
    Beşiktaş
    15
    27
  • 5
    Kayserispor
    15
    27
  • 6
    Göztepe
    15
    27
  • 7
    Trabzonspor
    15
    25
  • 8
    Bursaspor
    15
    24
  • 9
    Demir Grup Sivasspor
    15
    22
  • 10
    Teleset Mob. Akhisarspor
    15
    19
  • 11
    Kasımpaşa
    15
    18
  • 12
    Aytemiz Alanyaspor
    15
    17
  • 13
    Evkur Yeni Malatyaspor
    15
    16
  • 14
    Osmanlıspor FK
    15
    14
  • 15
    Atiker Konyaspor
    15
    14
  • 16
    Antalyaspor
    15
    14
  • 17
    Gençlerbirliği
    15
    12
  • 18
    Kardemir Karabükspor
    15
    8

Facebookta Mahihaber

2017 Dini Günler

2017 Dini Günler

tesbihatlar

tesbihatlar