Mahihaber - Dini Haberler - Diyanet Haberleri

Hac Yolcuları Muhakkak Okumalı, Dinlemeli

2017-02-25 06:36:09
Hac Yolcuları Muhakkak Okumalı, Dinlemeli


Yolcularin en güzeline açik mektup

Sevgili Dostum,

Şimdi yolcusun. Ayaklarının altından dünya toprağının kaydığını hissediyorsun. Uçarı bir kelebek heyecanını yüklenip, gördüğün herşeye eğreti bakışlar atıyorsun. Ayaklarinin altindan dünya toprağinin kaydiğini hissediyorsun. Uçari bir kelebek heyecanini yüklenip, gördüğün herşeye eğreti bakişlar atiyorsun. Herşey sapindan kopuyor, kökünden ayriliyor, kabuğundan siyriliyor; günişiği eşyadan renklerini çekiyor. Sokaklar ve duvarlar hafifleyip, eriyor. Dünya toprağini siki sikiya basmiş ayaklarin tatli bir rüzgâra karişiyor.
Dostum,

Yolculuklar tekdüze akip giden hayatimizin kirilma noktalaridir. Aslinda, hayat yolculuğun tâ kendisidir ya, nedense sicak ve sokulgan şehirler, sokaklar bize yolcu olduğumuz bu handa hanciliğa soyunduruyor. Garip ki, sevdiklerini, aliştiklarini ve alişkanliklarini ardina koyarak çiktiğin bu yolculuk, bu kirilma âni, seni hayatla yüz yüze getiriyor: Sen yolcusun. Yolcu olana fazla ağirliklarini birakmak yaraşir.

Zaten, birazdan giyeceğin ihram fazladan ağirliklarini omuzundan atmani temsil ediyor. Sana yalin ve yalniz bir yolcu edâsi giyindirecek ihramin. İhrami giymek için yalniz elbiselerini çikarman yetmiyor. Küll” bir soyunuşu gerektiriyor ihramlanmak. Şimdiye kadar kendi kiymetinin ölçüleri bildiğin herşey, mevki, makam, milliyet, kavim, soy, sinif meslekten yana ne varsa, hepsi ihramin beyaz yüzüne çarpip eriyecek. Herkesten uzakta, tek başina sadece Rabbine kul olduğunu artik daha rahat görebilirsin. Seni kiymetlendirecek tek şey, Rabbine kulluğun, yalniz ve yalniz O”na kul olmakliğindir. Renksiz, desensiz, rozetsiz ve bayraksiz ihram herşeyle olan bağini koparip atiyor, yalniz Rabbine nisbet ediyor seni.

Beyazlara büründükçe heva ve hevesin kökleri dünya toprağindan çekiliyor. İhramin içinde emredemeyen, tek bir kil bile koparamayan, helâl zevklerini dahi tadamayan teslim olmuş bir insansin.

Ayak diremeye ne hâcet! Nihâyet ben de sen de her günbatiminda rüzgârini yüzümüzde hissettiğimiz durmak bilmez bir seferberliğin erleri değil miyiz? Gel gör ki, insan kolayca kabullenemiyor gidişini. Ayağin çiplak, başin açik ağirliğini unutmuş bir su damlasi uçariliğinda dünyani ve dünya adina sevişlerini terk etmek için bu yola girdik. Bak, herkesle ve herşeyle olan bağlarin çözülmek üzere. Habire eğirip durduğun hayat yumaği dağiliverdi.

İncecik ve keskin bir yolculuk niyeti herşeyi ve herkesi arkada birakmali. O niyet ki, kalbimize düşer düşmez yaşadiğimiz mekani solgun bir güle dönüştürüverir. Etraftaki herşey birden eğretileşir, âdeta arzin çekim alanindan siyrilir, uçuşmaya başlarlar. Mekânla olan bağlarin zayiflar, müphemleşir. Mekâna bağliliğin çözüldükçe, zamanin da senin üzerindeki hükmü ağirlaşir, bir mahpus edâsiyla fenanin hükmünü boynuna dolanmiş bulursun. Yarina randevu verememek bulunduğun ânin daracik duvarlarini göğsüne bitiştiriverir. Zamanin pasli kilici değer yüreğine, ölümün soğuk nefesi yüzünü yalar geçer. Sen gidiyorsun, sen gidicisin; dönüyorsun, dönücüsün.

Aziz dostum, bu defaki yolculuğun, tam da zamanin beni de seni de alip götürdüğü yere doğru. Evet, Kâbeye gidiyorsun. Hayat kirintilarimizin göllendiği yere doğru gidiyorsun. Kulluğunun keskin siratlarda sinanacaği yere uçuyorsun. Böylece Òhesap günü” ile ayni yöne düşüyor Kâbe”nin yöresi. Hergün beş vakit döndüğün yere dönüyorsun. Öteden beri yönelegeldiği yöreye dönmek, bir geri dönüşü içerdiği için, insan bu yolculukta uzaklaşma değil, bir yakinlaşma duygusu yaşamali, aslinda. Gurbet değil, sila kokmali alnina değen rüzgârda.

Ama, hayir! Kâbe”ye yönelmek dehşetli bir uzaklik korkusunu da haber veriyor gibi. Mesele, Kâbe”nin bulunduğumuz yere uzakliği değil, bizim ubudiyet hâline uzakliğimizdir. Bu yolculuk, bu yöneliş o başdöndürücü uçurumu gün yüzüne çikariyor şimdi. Yüzünü herhangi bir duvara çevirir gibi kolayca ve üstünkörü kibleye yönelişlerini hatirla. ÒDöndüm kibleye” demek, O”ndan başka herşeyden, O”ndan haber vermeyen herşeyden yüzçevirmeyi gerektirmiyor muydu? Ne gam Kâbe çok uzaklarda olsa! Lâkin Rabbimize uzaklik kible yönünde yükselen duvari diğerlerinden sonsuzcasina uzaklaştiriyor. Bu uzaklik, bu uçurum baş döndürüyor, kalbi ürpertiyor! Nereye gitsen ayağini bu uçurumun kenarindan uzak edemezsin.

Dilerim, dostum, Rabbim seni de beni de Kendine yakin eyler! Kâbe”ye yakinlaşma isteğin bu duâdan başka bir birşey değil.

Sevgili dostum,

Aslinda, hacca ister var, ister varma, Kâbe”den pek uzak düşmediğimizi de söylemem gerekiyor sana. Her gün beş vakit Kâbe”ye dönüp, Rabbimize ubudiyet sözü veriyor değil miyiz? Bu da bir Kâbe yolculuğudur aslinda. Mesafeler kat edilmiyor bu yolculukta. Tek bir niyet menzile eriştiriyor bizi: kul olma niyeti. İşte bu niyettir ki, en bitmez mesafelerden daha uzak, en sarp dağlarin kestiği yollardan daha dolambaçli, belki çöllerle, dağlarla tarif edilemeyecek bir yolun yolcusu eyler bizi. Kul olmaya niyet, en küll” terkedişleri içeren bir uzun seferdir. O”na, yalniz O”na dönmek nelerden koparmiyor ki bizi? Kibleye dönmek, O”nun delillerini gösterenlerden başka herşeye yüzçevirmektir.

Peki, O”nu göstermeyen bir şey var mi şu kâinat yüzünde? Herşey hâl diliyle O”nu zikrederken, her zerre O”na tesbihfeşân iken, yüz çevireceğimiz ne kalir geriye? Hangi şey var ki O”ndan söz açmiyor bize? Hayir, O”nu göstermeyen bir şey yoktur. Olsa olsa O”nu görmeyen birisi vardir: İnsan. İnsanin bir kör bakişi, eşyanin âyinedarliğini köreltiyor, Rabbini tesbih ve takdis eden hadsiz dilleri susturuyor. Şu halde, O”nu göstermeyenlerden yüz çevirmek, eşyaya kendisi adina bakma niyetini terketmek demek olur. O”na yönelmek ise, herşeye O”nu görme niyetiyle bakmak demektir.

Böylece âyinedarlik vazifesini, eşyanin sirtindan alip kendi nazarimiza giydirdik. Kendisini kendi başina buyruk bilen insan, eşyayi da kendi başina buyruk bilir, başkasini gösteren âyineler olmaktan çikarir. Böylece kâinat dolusu aynalar kirilir; semâlar boyu güneşler ebediyen batirilir. İnsanin nazari bir karadelik gibi, kâinattan nefsine gelen nurlu haberleri soğurup, herşeyi bir derin karanliğa itiverir. İşte O”nu göstermeyen tek şey, tek karanlik nokta, nefsimize takilmiş enaniyetimizdir. Şu halde, Kâbe”ye yöneliş, O”nu göstermeyen ve başka herşeyin âyinesini paslandiran tek kara noktayi, yâni gururumuzu arkamiza atmayi gerektiriyor. Kibleye dönmek, ben-merkezimizin yörüngesinden çikip, Rabbimizin marziyati dairesinde bir tavafa girmeyi gerektiyor. Tavaf odur ki, kendi başinaliğini terkedesin, kendi heva ve hevesinin etrafinda pervâ olmaktan vazgeçesin. Yoksa Kâbe”ye varmak da, Kâbe”yi dolanmak da kolaydir. Oysa, Kâbe”ye varmak ene”yi yirtip hüve”yi göstermek kadar zor bir yolculuğu gerektiriyor. Heva ve hevesimizin vazgeçilmezliği ölçüsünde uzak ve erişilmez bir yer Kâbe. Hangi dağin yüksekliği, hangi çölün aşilmazliği ene ile hüve arasindaki mesafeyi tasvire yeter ki? Kendimizi kendi başina buyruk değil de, O”nu gösterir bir ayine olarak bilmek, herşeyi bize yakin, ahbab, kardeş ve dost ediyor.

O”nu görmek kör noktamiz olan enaniyetimizi küçültmek ve yok etmekle başliyor sevgili dostum. Ve ancak kabini terkeden Kâbe”ye varir. Kâbe ne çok yakindir, ne de çok uzaktir. Bilesin ki, ene ile hüve”nin arasi kadar uzak bize Kâbe. Ve kabindan çiktiğin yerde hemen hazir bekler seni. Hele kibleye dönmek, öyle bildiğin gibi kolay değil; kibleye dönünce önünde kara bir noktayi, yâni Kâbe”yi bulacaksin, ama arkanda mutlaka karanlik bir nokta kalacak: benliğin.

Yolculuğun şimdi ülkeni terketmekle başliyor, Kâbe”ye vardiğinda ise kendini terkedeceksin. Kabini terkettiğin an Kâbeni bulacaksin. Kara bir çiçeğin yakasinda ak bir toz olup uçuşacaksin. Ve yol hiç bitmeyecek.

İhram; bizi “biz”den ayirdi

Kara gecenin orta yerinde beyazlara bürünüyorum. İhrama giriyorum. Küll” bir soyunmayi gerektiriyor ihramlanmak. Mevki, makam, millet, kavim, soy, sinif meslek alâmeti ihramin beyaz yüzünde eriyor. İhram bayraksiz, ihram rozetsiz, ihram milliyetsiz ve renksiz. Bütün renkler, desenler, nakişlar ihramin beyazinda soluyor, siliniyor.

Sadece bedenleri örtüyor değil ihram. Aşilmaz bir Sedd-i Zülkarneyn (as) misâli, nefsi örtüyor, kendi hevesleri içine hapsediyor. Beyazlara büründükçe heva ve hevesin kökleri dünya toprağindan çekiliyor. İhramin içinde emredemeyen, tek bir kil bile koparamayan, helâl zevklerini dahi tadamayan teslim olmuş bir insan vardir artik. Sanki insan kendi ben-merkezinin cazibesinden koparilmak istenir gibi.

Acemice ihramimi bürünmeye çalişirken, bir taraftan diğer haci adaylarini süzüyorum. Tanidik-tanimadik herkesin gözünde ayni hedefin işiltilari okunuyor. Zihinler ene”nin dişinda ortak bir nokta bulunca kaynaşma kolaylaşiyor; aradaki buzlar kolayca eriyiveriyor. Herkesin benlik duvarlari yikiliveriyor; ruhlardan ruhlara yollar kuruluyor. Herkes buz parçasi hükmündeki enaniyetini Kevser-i Kur”ân””nin havuzu içine katmak istiyor. Kibleleri bir, Rableri bir, Kitablari bir insanlarin tekdüze beyazliği, gündoğumunun akliği gibi, gaflet gecesinin içinden yükselen bir küll” sabahi simgeliyor.

Şeriat-i kevniyenin mücessem misâli dev balinanin, uçağin, rotasi her haci adayinin yerini almasiyla, daha bir kesinleşiyor gibi. Yüzler ve kalbler Kâbeye dönük. İhramlar geride biraktiğimiz hayati ve şehri kalin bir perde gibi bizden ayiriyor. Hayir, ne şehir ne de hayatti bizi Kâbeden uzak eden. İhram, nefsimizden siyiriyor bizi.

Şeriat-i kevniyenin yeryüzüne indirilmiş meleği JUMBO JET dev bir gürültüyle çeviriyor pervanelerini. Rüzgâr insana teshir ediliyor. ‚ok geçmeden ayağimiz yerden kesiliyor; uçak yükseldikçe alnimin yere doğru yakinlaştiğini hissediyorum. ‚elik meleğimiz gökyüzündeki yerini aldikça, irade sifatindan gelen şeriata bağliliğini haykiriyor uğultuyla. Yükseldikçe secde ediyor gibi meleğimiz. Ve ben sünnetullaha ittibanin böylesine hayret secdesi ediyorum. Binlerce metre yukaridayim ama alnimi her zamankinden daha çok yere yakin hissediyorum.

Yol arkadaşima uçaği anlatmaya çalişiyorum: ÒBu Süleyman Aleyhisselâma ikram edilen uçma nimetinden bir tadimlik lokma sadece…” Yükseldikçe alnini yere değdiriyor meleğimiz. Pervaneleri üzerinde, Kâbenin kâinat dolusu pervanelerini taşiyor. Dünya sadece altimizda değil artik, arkamizda da…

Kâbe uzak değil

Sevgili dostum,

Yolculuklar tekdüze akip giden hayatimizin kirilma noktalaridir. Ayağimiz siki sikiya yere yapişik, durup durdukça geçip gitmez sandiğimiz ömür sermayesi, her ayrilikla kiyisindan köşesinden ufalanir. İnsan sefer” olduğunu hatirliyor yolculukta. Alişageldiğimiz şeylerden koptukça Òaceleci bir misafir” sifati gelip oturur üzerimize. Zamanin durgun ve sessiz akişi, küçük ayriliklarla köpükleniyor, ayrilik anlari dere yatağinda beklenmedik çağlayanlar gibi gürültülü bir düşüşle emiyor zamani. Oysa değişen bir şey yoktur, zaman zaten akmaktadir da, gürültüsünü yeni işitiyoruzdur.

Ayak diremeye ne hâcet! Nihâyet ben de sen de her günbatiminda rüzgârini yüzümüzde hissettiğimiz durmak bilmez bir seferberliğin erleri değil miyiz? Gel gör ki, insan kolayca kabullenemiyor gidişini. Kimilerinin dünyanin döndüğünü kabul etmeye yanaşmamalarini şimdi anliyorum. Bu mesele sadece Galileo ve Kilise arasinda kalacak kadar basit değil. Kim olsa, kararsizliği, gelip geçiciliği yakiştiramiyor dünyasina. Dünya dönmesin istiyor, seyrü sefere kör ve sağir kalmak istiyor. Onca mezartaşi, gelip geçenlerin tek kelimelik, kati, tok ve yalin birer nasihati olarak gözümüz önünde dikilip dururken, aklimiz taş üstüne taşlar koyup burada biraz daha kalmanin hayâli ile meşgul. Sadece dünyanin dönüşünü değil, kendi dönüşünü de unutuyor insan. Döneceği yeri unutuyor. Seferden geri kalmak istiyor. Gönderilmişliğini hatirlamak istemiyor.

“Uyku ölümün küçük kardeşidir,” diyen haklidir şüphesiz. Uyku, bir ölçüde herşeyi terkedişi saklar içinde. Göz kapaği kadar incecik bir perdenin gerisinde, eşinden, dostundan, şehrinden, makamindan, rütbenden ve nihayet kendinden kopuverirsin. Herkesle ve herşeyle olan bağlarin çözülür. Habire eğirip durduğun hayat yumaği dağiliverir. Ayaklarimiz dünya toprağindan çekilir, zamani ve zamanimizi unuturuz uykuda.

Uykuyu “ölümün küçük kardeşi” diye bilenlerin bilmesi gereken bir şey daha vardir. Ölümün uykudan başka kardeşleri de olabilir pekâlâ. Yolculuk gibi, ayrilik gibi meselâ. Zaten uykuyu da ölüme kardeş eyleyen bu ayrilik baği değil midir? Uykunun ayriliklarini farkinda olmadan yaşadiğimiz için olsa gerek, uykuda sakli ölümcükleri pek keskince hissedemiyoruz. Fakat yolculuğa bilerek giriyoruz; bile isteye uzaklaşiyoruz sevdiklerimizden; bağliliklarimizi kanimizi akitircasina sicak ve dirice kopariyoruz kalbimizden.

Niyetle başliyor yolculuk. Farkinda olmanin niha” ifadesidir niyet. O niyet ki, kalbimize düşer düşmez yaşadiğimiz mekani solgun bir güle dönüştürüverir. Etraftaki herşey birden eğretileşir, âdeta arzin çekim alanindan siyrilir, uçuşmaya başlarlar. Mekânla olan bağlarimiz zayiflar, müphemleşir. Mekâna bağliliğimiz çözüldükçe, zamanin da üzerimizdeki hükmü ağirlaşir, bir mahpus edâsiyla fenanin hükmünü boynumuza dolanmiş buluruz. Dünya ayaklarimizin altindan kaymiştir artik; yarina randevu verememek bulunduğun ânin daracik duvarlarini göğsüne bitiştiriverir. Zamanin pasli kilici değer yüreğine, ölümün soğuk nefesi yüzünü yalar geçer. Sen gidiyorsun, sen dönüyorsun.

Bu defaki yolculuğum, tam da zamanin beni alip götürdüğü yere doğru. Kâbeye gidiyorum. Hayatimin göllendiği yere doğru gidiyorum. Kulluğumun keskin siratlarda sinanacaği yere uçuyorum. Böylece Òhesap günü” ile ayni yöne düşüyor Kâbe”nin yöresi. Hergün beş vakit döndüğüm yere dönüyorum. Öteden beri yönelegeldiği yöreye dönmek, bir geridönüşü içerdiği için, insan bu yolculukta uzaklaşma değil, bir yakinlaşma duygusu yaşamali değil mi? Gurbet değil, sila kokmali alnina değen rüzgârda.

Ama, hayir! Kâbe”ye yönelmekle dehşetli bir uzaklik korkusuna kapiliyorum. Mesele, Kâbe”nin bulunduğum yere uzakliği değil, benim ubudiyet hâline uzakliğim. Bu yolculuk başdöndürücü bir uçurumu gün yüzüne çikariyor şimdi. Taklid” kibleye yönelişlerime hayiflaniyorum artik. ÒDöndüm kibleye” demek, O”ndan başka herşeyden, O”ndan haber vermeyen herşeyden yüzçevirmeyi gerektirmiyor muydu? Ne gam Kâbe bana uzak olsa! Lâkin ben Rabbime uzakmişim. Bu uzaklik, bu uçurum baş döndürüyor, ürpertiyor kalbimi! Nereye gitsem ayağimi uzak edemiyorum uçurum kenarindan!

Dilerim, dostum, Rabbim seni de beni de Kendine yakin eyler! Kâbe uzak değil oysa…

kâbe yakIn da değil…

Sevgili dostum,

Son mektubumda Kâbe”nin uzak olmadiğini söylemiştim. Zaten, her gün beş vakit Kâbe”ye dönüp, Rabbimize ubudiyet sözü veriyor değil miyiz? Bu da bir Kâbe yolculuğudur aslinda. Mesafeler kat edilmiyor bu yolculukta. Tek bir niyet menzile eriştiriyor bizi: kul olma niyeti. İşte bu niyettir ki, en bitmez mesafelerden daha uzak, en sarp dağlarin kestiği yollardan daha dolambaçli, belki çöllerle, dağlarla tarif edilemeyecek bir yolun yolcusu eyler bizi. Kul olmayan niyet, en küll” terkedişleri içeren bir uzun seferdir. O”na, yalniz O”na dönmek nelerden koparmiyor ki bizi? Kibleye dönmek, O”nun delillerini gösterenlerden başka herşeye yüzçevirmektir.

Peki, O”nu göstermeyen bir şey var mi şu kâinat yüzünde? Herşey hâl diliyle O”nu zikrederken, her zerre O”na tesbihfeşân iken, yüz çevireceğimiz ne kalir geriye? Hangi şey var ki O”ndan söz açmiyor bize? Hayir, O”nu göstermeyen bir şey yoktur. Olsa olsa O”nu görmeyen birisi var: İnsan. İnsanin bir kör bakişi, eşyanin âyinedarliğini köreltiyor, hadsiz dilleri susturuyor. Şu halde, O”nu göstermeyenlerden yüz çevirmek, eşyaya kendisi adina bakma niyetini terketmek demek olur. O”na yönelmek ise, herşeye O”nu görme niyetiyle bakmak demektir.

Böylece âyinedarlik vazifesini, eşyanin sirtindan alip kendi nazarimiza giydirdik. Kendisini kendi başina buyruk bilen insan, eşyayi da kendi başina buyruk bilir, başkasini gösteren âyineler olmaktan çikarir. Böylece kâinat dolusu aynalar kirilir; semâlar boyu güneşler ebediyen batirilir. İnsanin nazari bir karadelik gibi, kâinattan nefsine gelen nurlu haberleri soğurup, herşeyi bir derin karanliğa itiverir. İşte O”nu göstermeyen tek şey, tek karanlik nokta, nefsimize takilmiş enaniyetimizdir. Şu halde, Kâbe”ye yöneliş, O”nu göstermeyen ve başka herşeyin âyinesini paslandiran tek kara noktayi, yâni gururumuzu arkamiza atmayi gerektiriyor. Kibleye dönmek, ben-merkezimizin yörüngesinden çikip, Rabbimizin marziyati dairesinde bir tavafa girmek demektir. Tavaf odur ki, kendi başinaliğini terkedesin, kendi heva ve hevesinin pervânesi olmaktan vazgeçesin. Yoksa Kâbe”ye varmak da, Kâbe”yi dolanmak da kolaydir. Oysa, Kâbe”ye varmak ene “yi yirtip hüve “yi göstermek kadar zor bir yolculuğu gerektiriyor. Heva ve hevesimizin vazgeçilmezliği ölçüsünde uzak ve erişilmez bir yer Kâbe. Hangi dağin yüksekliği, hangi çölün aşilmazliği ene ile hüve arasindaki mesafeyi tasvire yeter ki? Kendimizi kendi başina buyruk değil de, O”nu gösterir bir ayine olarak bilmek, herşeyi bize yakin, ahbab, kardeş ve dost ediyor.

O”nu görmek kör noktamiz olan enaniyetimizi küçültmek ve yok etmekle başliyor sevgili dostum. Ve ancak kabini terkeden Kâbe”ye varir. Hayir, Kâbe hiç de yakin değil. Bilesin ki, ene ile hüve”nin arasi kadar uzak bize Kâbe. Hele kibleye dönmek, öyle bildiğin gibi kolay değil; kibleye dönünce önünde kara bir noktayi, Kâbe”yi bulacaksin, ama arkanda mutlaka karanlik bir nokta kalacak: ene.

Mekke geceleri beyazdir

Cidde havaalanindan Mekke”ye karayoluyla gidiliyor. Yol boyu, telbiyelerle aradaki mesafeyi eritmeye çalişiyoruz. ÒLebbeyk, Allâhümme Lebbeyk!” nidalari, sadece Mekke yolunu kisaltmiyor; ÒNerdesin?” diye soran Rabbimizin hitabina bigâneliğimizi de eritiyor; Rabbimizden uzaklağimizi da kapatmaya vesile oluyorlar: Buradayim

Yâ Rabb”, buyur.” Bizi O”nun emrine icabet etmekten alikoyan putlari, duvarlari aradan kaldirmaya çabaliyoruz: ÒSenin şerikin yok!” Herkes birbirinin şahidi ve şefaatçisi bu davada. Başkalara minnet etmenin yükünü omuzlarimizdan atiyoruz. ‚ünkü, Òhamd Senin, ni”met Senin, mülk de Senin!” diye telkin ediyoruz birbirimize. İhramin hafifliği kalbimize sirayet ediyor öylece. Netice-i kelâm, ÒSenin şerikin yok.” Herkes bir ağizdan bağiriyor ama, emr-i İlâhiye ÒLebbeyk…” demekte birer bireriz. Herkesin kendisinden başka sayisiz şahidi var.

Yol boyu güneşle kavrulan, boz, çiplak, azâmetli dağlari süzüyorum. ÒSen bu dağlari nasil tebessüme getirdin yâ Resulullah?” diye soruyorum. ÒSen bu yetim kâinati nasil gülücüklere boğdun?” İnsan buralarda Resûl-ü Ekrem”in (asm) gözünün değdiği bir şeyler ariyor. Gözümüzü binalardan ve yollardan kaydirip, dağ ve taş ariyorum hâlâ. Doğrusu, O”nun (asm) gözünün değdiği bir şeye bakmak, O”nunla göz göze gelmek gibi bir şey… Mekke”yi gösteren levhalardaki rakamlar küçüldükçe, telbiyelerin sayisi artiyor, kelimeler büyüyor büyüyor, nefesime siğmaz oluyor. Arasira tekbirlerle süslüyoruz, telbiyelerimizi. Ne çare , tekbire eşlik edemiyorum, buralarda göz yaşlari izinsiz ve sebepsiz terkediyor yuvasini.

Mekke”ye çok sayida tünelden geçerek dahil olunuyor. Mekke”nin eteklerine kadar biriken hasret her tünelin ucunda duvarini yikmak istiyor. Ama tüneller tünelleri izledikçe hasret kendi içine katlaniyor, harlaniyor; kav gibi her an alevlenmeye hazir bir hâl aliyor. Ne lâtif tevafuk ki, insan da Rabbine ve Resûlüne (asm) erişmek için böyle nice heva heves dağlarini delmek zorunda. Ömür boyu sürüp giden bu Ferhad-misal mücâdele, Kâbenin yanina yaklaştikça tecessüm ediyor sanki. Garip ki, her tünel çikişinda karşimda hasretini duyduğum Kâbe manzarasinin çikacağini zannediyorum. Delinecek daha çok dağlar olmali ki, bir tüneli diğeri takip ediyor. Sonunda Kâbeye böyle varilamayacağini anliyorum. Önce ağirliklarimizdan kurtulmamiz gerekiyor; bagajlarimizi otele yerleştirdikten sonra güneşin batmasini bekliyoruz.

Gece bir beyaz sel halinde taşiyoruz Mekke sokaklarina. Otobüste yerimizi alirken, İhsan Atasoy Ağabey, “Mekke geceleri beyazdir” diyor. Doğru ya, hayatimin en aydinlik gecesi bu. Gün solmu, güneş batmiş ne yazar… Az ileride bir yerde, gece kadar kara bir nokta beyaz gecemizin nurlu siyahliğini tamamlayacak. Beyazlara bürünmüş arzlilarin tamamladiği halkanin orta yerinde, semâv”, kara renkli göz bebeğim beni bekliyor. Ama yine daracik ve tikali tüneller.. Dağlara bakiyorum yine, O”nunla (asm) göz göze gelebilmek ümidiyle. Ama gözlerim doluyor… Gönlümde bu denli tutuşan ateşler çare olamayacağini bile bile, gözlerim yaşlar serpiyor. Neden bu kadar sevgilisin Yâ Resûl? Ağlamak kolay Mekke”de.. İklimin kurakliğina inat, gözler alabildiğine sulak.. Ve çorak çöl topraği kullarin göz yaşlarinin değdiği yerde, ebed” baharlara beşiklik ediyor. Hem kimse kimseye neden ağladiğini da sormuyor ya, ne güzel…

Mekke”nin Kara Güneşi

Gece kelimesi, insanda sessizliği ve karanliği çağriştirir. Mekke”de öyle değil, oysa. Güneşin renklerinin yeryüzünden çekilivermesi bir şeyi değiştirmiyor. Beyazlara bürünmüş milyonlarca insan, gecenin karanliğini her noktasindan deliveriyor. Diller dünya lakirtisindan siyrilmiş, geceyi velveleye veriyor. Geceler, gündüzler kadar avazli ve beyazli Mekke”de. Mekke”nin kara güneşi hiç batmiyor çünkü. Güneşin batmasiyla birlikte, kalplerdeki yerini daha bir dolduruyor Kâbe. İnsan ruhundan yoğrulma beyaz seyyarelerini bir çekip, bir birakiyor.

Kara bir taşi andiran Beytullah”in etrafindaki insan seli dinmiyor. Sanki bütün dünyanin mü”minleri denize koşan sular misâli başlarini bu taşa vurdukça, beyaz beyaz köpürüyorlar, süzülüyorlar. Kâbe, insanin bütün hatiatini, kusurunu, ayiplarini emip yutuyor. Menfaatini düşünen bir kimse göremezsiniz tavafta. Gözlerde ve gönüllerde sadece Kâbe var. Ubudiyetin yöneldiği makâmin temiz ve taşlaşmiş temsili gibi herkesin merkezinde suskun, ağirbaşli duruyor Kâbe. Herkes kendi hayatinin manasinin kendi nefsi dişinda bir noktaya bağli olduğunu açikça ve net görüyor. İnsanlar, bir harf olduklarini; kendi manâlarinin kendi nefislerinde değil, nefislerinin ayinedârliğinda olduğunu hissediyor. Herkes kendini değil, bir başkasini gösteriyor. Herkes herkese, kendisini değil bir başkasini gösterdiğini gösteriyor. İnsan tüm dünyeviliğini sabun köpüğü gibi siyiriyor elinden ve dilinden. İnsan âdeta durulaniyor, fakat insan seli durulmuyor. Köpük köpük af yağiyor Kâbe”den. Sularin aktikça saflaşmasi gibi, insanlar döndükçe temizleniyor.

Tavaf halkasina dahil olmak anlatilmaz bir duygu. Kâbe”yi merkezinize alip, yürümeye başliyorsunuz. Kendi iradenizle başladiğiniz yolculuğun hemen başinda, iradenizin hükümsüzlüğü ortaya çikiyor. İnsan seline katildiktan sonra, yürümek ve yürümemek arasindaki tercihiniz iptal oluyor. Artik yürüyor değil, sürükleniyorsunuz; dönüyor değil akiyorsunuz. Ayaklarim Kâbe”nin etrafinda, Kâbe”yi gözlerimin ortasina yerleştirip, yönümü ve yolumu irademin kontrolünden çikardiktan sonra, kalp ve aklin bağliliklari Kâbe”nin kara renginde soğruluyor. Kâbe nefsimizin karasini emercesine, aydinlatiyor gaflet gecemizi. Beyazlara bürünmüş insanlarin orta yerinde bir kara güneş gibi yükseliyor; hiçbir göz kapağinin uykusu olmamacasina.

Kâbe”ye yakinlaştikça, Kible”ye yönelmenin anlami da cisimleşiyor. Tevhid hakikati, tek bir yön, tek bir nokta önünde somutlaşip, katilaştikça, Bir”i göstermeyen herşeye yüz çevirmeyi, herşeyi TEK ve BİR adina bakmanin ağirliğini hissediyorum. Öyle ki, Kâbe”yi TEK ve BİR olarak görmek, herşeyi bir kefesine alan bir terazinin diğer kefesinin birden ağmasi gibi anlik bir şaşkinlik getiriyor. Herşey hafifliyor, VAHDET ağirlaşiyor. VAHDET, Kâbe”nin cismi kadar yalin ve reddedilmez biçimde ortaya çikinca, KESRETİ terketmekle zorlaniyor insan. Öyle ki, gördüğüm bu Kâbe”nin herkesin, her zamanki Kâbe”si ile ayni olup olmadiğindan şüpheye düşüyorum. ÒYoksa başka bir tane daha mi var?” Vehim ne kadar itiraz ederse etsin, terazinin VAHDET kefesi, hacilarin nefesleri ve adimlari sayisinca ağirlaşip yerine oturuyor; KESRET kefesi bir daha inmemek üzere hafifliyor; boşaliyor. Zira, bunca kesretin böylesi somut ve kati bir VAHDETE yönelişini, göz gördükçe, akil çaresiz kaliyor.

Gözün görmeyen beyazi gibi akip duran hacilar, gözün gören siyahliğinda, Kâbe”de topluyorlar bakişlarini. Kara bir gözbebeği gibi VAHDETİ görüyor Kâbe, VAHDETİ gösteriyor. Günahlar ve kusurlarla dokunmuş kara lekeleri âyân ediyor.

Kara bir güneşi var Mekke”nin. Gece kimsenin aklina gelmiyor, gözler karanliği unutuyor. Kara güneş sadece gözlerin değil, kalblerin sahahini da müjdeliyor….

Karaçiçeğim

Gecenin orta yerinde, soluk sari renkli tünelin ucundaki aydinlik, Kâbeyi çevreleyen minarelerin beyaz pariltilariyla yeniden açiliyor. Tünelin ucunda ömür boyu sürecek bir gündüz sakli sanki. Kâbenin birden karşima çikmasini beklerken, derin siyahliğini perdeleyen işiltili, beyaz perdelerle yüzyüze geliyorum. Yüksek beyaz duvarlarla çevrili Kâbe.

Otobüsten inip, beyaz kalabaliğa karişiyorum. Gözlerim Kâbeyi çevreleyen duvarlara delercenise bakiyor. Gizlenmiş olmasi, ilk anda, hasretle karişik bir hayâl kirikliği uyandirirken, hazirliksiz gözlerin hoyrat bakişlarindan gizlenir gibi tuhaf bir mahrumiyet duygusu ihsas ediyor. Beyaz işiklarin solduğu yerden başlayan karanlik gökyüzü, henüz göremediğim karaçiçeğimin, Kâbenin karasini yildizlara bulaştiriyor gibi. Esmer bir güzelin beyaz peçesini kaldirmak üzere, adimlarima heyecân yüklüyorum. Kâbeye yakinlaştikça kalabalik yoğunlaşiyor, ister istemez adimlarim küçülüyor. Derken ilk duvari aşip içeri karişiyorum, fakat karşima yeni mesafeler, yeni tüneller çikiyor. Yakinlaştikça uzaklaşan nazli bir sevgili gibi Kâbe. Kimileri benim gibi Kâbeye doğru yürürken, kimileri geri dönüyor. Geri dönenlerin yüzlerinde ve gözlerinde Kâbenin izini ariyorum. Kâbeden uzaklaşilmasina anlam veremiyorum. Bir ara şüpheye düşmedim de değil; yoksa Kâbeyi görmeme müsaade edilmeyecek mi? Gözümün karasina Kâbenin karasi değmeyecek mi? Garip ki, yakinlaştikça yolum uzuyor; kalabalik daha bir geçit vermez oluyor. Fakat, bu ertelemeden de memnunum; kendimi Kâbenin tek ve bir oluşuna hazirlamaya vakit buluyorum. Etrafimdaki kesret kesifleştikçe Kâbenin birliği de keskin bir açiklik kazaniyor. Attiğim her adimda üzerimden binler ayrilik-gayriliklarin siyrildiğini hissediyorum. Hiç tanimadiğim renk renk, boy boy insanlarla olan ortakliğimiz gün yüzüne çikiyor. Üzerimizdeki ihramlarin yalinliğina münasip bir BİR”liği giyiniyoruz. Böylece Kâbeye yakinlaştikça herkes tanidik oluyor; binbir gayriliklar Kâbenin kara yüzünde eriyiveriyor.

Ve nihayet sütunlar arasindan bölük pörçük gözlerime değiyor Kâbe. Yüzünün şeklini seçmek için sütunlari aradan kaldirmaya çalişiyorum. İşte sütunlari da arkada biraktim; kara Kâbe ve beyaz sevgilileri hiç engelsiz karşimda. Hayret; şaşirmiyorum; şaşiramiyorum. Eteğine tutunmuş, cezbe içinde dönüp duran sevgililerin enis nefeslerini hissediyor gibiyim. Bunca insanin sevgilisi, vesile-i muhabbeti olmasi, Kâbeyi anlatilmaz derinlikte âşinâ kiliyor insana. Yüzü öylesine tanidik, öylesine enis ve sicak ki, başka her türlü muhabbeti unutuveriyor insan. Birden, onu görmek için geride biraktiklarimin sadece sütünlar ve duvarlar olmadiğini anliyorum.

Aşinâlik duygusu, tuhaf bir şekilde, derin bir geç kalmişlik duygusu da uyandiriyor. Zira bu kadar yakin, sicak ve tanidik bir sevgiliye, yillar yili bigâne kalmanin, sicakliğini şimdiye kadar hissetmemenin verdiği eziklik sariveriyor insani. Onu orada, herkesin tam da ortasinda, sokakta oyuna dalmiş çocuğunu sabirla ve şefkatle bekleyen anne gibi hissediyorum. Sadece haylazliğimi ve muhabbetsizliğimi düşünüyorum. ÒNerelerdeydin Senai?” diye sormadan edemiyorum. Hele benden önce gelmişlerin bunca çokluğu, bunca velvelesi yalnizliğimi, gecikmişliğimi, yolda kalmişliğimi derinleştirdikçe derinleştiriyor. Heyhat, ona en yakin olduğum bu yerde, uzakliğimi ve ilgisizliğimi keşfediyorum. Sicacik davetine bunca zaman cevapsiz ve hasretsiz kalmişliğim, derin bir hüsran, hüzün ve pişmanlik yaşattiriyor.

Yakinlaşip, dönenler arasinda kendime yer ariyorum. Önce Hacer-ül Esved”e selâm; ÒBismillâhi Allahüekber.” Ona kavuştuğumu sandiğim bu noktada, durup hasret gidermeyi beklerken, küll” bir seferberliğin içine karişiyorum; karaçiçeğim nazdar bir sevgili gibi yeniden ulaşilmaz oluyor. Tavaf, ona doğru gidişi değil, onun etrafinda dönüşü gerektiriyor. Henüz dünyali olduğumu hatirlayip, vuslat ve firak arasinda gidip gelmemiz gerektiğini anliyorum. Vahdete doğru bitimsiz bir yolculuğu temsil ediyor tavaf.

Vahdet hakikati, Kâbenin katiliği ve duruluğu kadar gözle görülür, elle tutulur hâle gelince, ubudiyet hâlimiz de elimiz, ayağimiz kadar cisimleşiyor. Rububiyet dairelerinin bitimsizliğini temsil edercesine, sonsuz bir sarmalin kivrimlarina tutunup dönmeye başliyoruz. Ona doğru gidiyoruz ama Ona erişemiyoruz. Ancak kesin olan bir şey var ki, kendimden, kendi ben-merkezimin çekim alanindan uzaklaşiyorum; önce irademin temsilcisi ellerim kalabaliğin zoruyla göğsüme gömülüyor; sonra ayaklarim, hiç ihtiyarsiz, yolunu ve yönünü Onun etrafina göre belirliyor: Teslim oluyorum; teslim olmuşlar arasinda eriyorum.

Gözlerimde karaçiçeğimin karasi koyulaştikça koyulaşiyor. Kör beyaz tenimin gören kara gözbebeği oluyor Kâbe. Biz döndükçe yapraklar açiyor karaçiçek; insan sesinden rayihalar giyiniyor.

Şimdi, karaçiçeğimin yakasinda beyaz bir toz misâli uçuşuyorum.

Medine”de yağmur yağiyor

Medine”de, Mescid-i Nebevİ”nin yanibaşinda bir küçük mescid var. Bu küçük mescid, adini bir nebev” olaydan aliyor. Rivâyete göre, Habibullah (asm) şu anda bu mescidin kapladiği alanda konakladiklarinda, mübarek başlarinin üzerinde bir bulut gölgelik ediyordu. Mescid-i Gamâme, yani Bulut Mescidi”, işte bu anlamli olayin hatirasi olarak yükseliyor Mescid-i Nebevİ”nin yanibaşinda.

Medine”nin yağmuru bizi Mescid-i Nebevİ” ile Mescid-i Gamâme arasinda bir yerde yakaladi. İri damlali, serince ve seyrek yağmur, yüzüme dokunduğunda islanmaya pek hazirlikli değildim. Beklenmedik, umulmadik bir tarzda indiriliyor yağmur. Damlalar, âdeta güneşin gözünün içinden boşaniyor. Gözümün önünde Kubbe-i Hadra, Fahr-i Kâinat”a (asm) en kesretli selâm ve salâti takdim etme aşkiyla yanip tutuşurken, yağmurla tatli bir serinlik çöktü kalbime. ÒYağmur damlalari sayisinca salât ve selâm Sana Yâ Resûlullah!” Gözlerimi Resûlullaha (asm) kavuşmayi temsil eden Kubbe-i Hadra”dan kubbe-i âsumâna çeviriyorum usulca. Koca bir bulut Mescid-i Gamâme”nin üzerinden Mescid-i Nebev””ye doğru uzaniyordu. Yağmur damlalarin dokunuşu ayağimi yerden kesti; hayâlen yüzyillar öncesine gittim. Ayni bulutun yerinde beklettirilen bulutu ve gölgelediği Zâti (asm) tasavvur etmeye çaliştim.

Bir kaç gündür Kubbe-i Hadra”yi gözbebeğime yerleştirip, Ondokuzuncu Söz”ün Reşhalariyla şahsiyet-i mânev”yesini dünyama indirmeye çaliştiğim Muhammed-i Arab””nin (asm) bulutun gölgesi altindaki hayâli genişlendikçe genişlendi. O”nun (asm) şahsiyet-i mânev”yesinin azâmetiyle, bulutun gölgesi de büyüdü ve bütün âsumân gölgeye dönüştü. Fesübhanallah, ne bereketli buluttu o! Tüm kevnü mekânin gölgelendiği bu buluttan yeryüzüne, işte tam bu noktaya, sadece bir reşha süzülmüş ve damlamişti. Nasil da herkes, her zaman, şu anda Mescid”e koşanlarin yüzlerindeki saadetten rahatlikla okunabildiği gibi, bu duru ve lekesiz Reşha”nin (asm) serinliğiyle islaniyordu.

Bir insanin başinda bir bulutun gölgelik olarak bekletilmesine olan şaşkinliğim, bu hayâlle yerini kâinat dolusu Òelbette”ler dedirten bir tasdike, sonsuz uyuma ve kabullenmeye birakiyor. Değil mi ki, O Zât (asm) âlemlere rahmettir; değil mi ki O Rahmet-i İlâh””nin yeryüzünde cisimleşmiş en güzel ve saf reşhasidir; elbette böyle bir Yağmur”un (asm) başina kâinat bulut olsa yakişirdi. O bulut da, nihâyet gök ehlini ve yeryüzü sakinlerini temsilen O”nun (asm) başini bekliyor olmaliydi.

Resûlullah”in (asm) çok sevdiğim bir sünnetine ittiba ederek, başimi ve göğsümü açip, ellerimi uzatip, alabildiğince islanmaya çaliştim Medine”nin yağmuruyla. Yanimdan geçen şemsiyeli hacilara takilmadan edemiyorum: ÒŞemsiyeni kapat hacim!” Yari tereddütle kapatiyor kimisi; ama Mescid-i Nebev””nin kapisina doğru asil yağmurla serinlemek için adimlarini siklaştiriyorlar.

Öyle ya asil yağmur içeride, Mescid-i Nebev””de yağiyor. Kubbelere, beton tavana, dev şemsiyelere inat, Mescid-i Nebev””de bağdaş kurup, soluklanan herkes, bütün zamanlarin en güzel yağmuru ile islaniyor.

İki yağmur arasinda mütereddid, Selâm Kapisi”na doğru ilerliyorum. Saçlarimda, tenimde çocukluğumun saf, temiz, günahsiz yağmurlarinin nemli kokusunu aliyorum bir an. Dönüp selâm veriyorum: ÒEsselâmü Aleyke Yâ Resûlallah.” O”nun oraciğa, o küçücük hücre-i saadete, Yeşil Kubbe”nin altina siğabilmesini aklim bir türlü almiyor. Anliyorum ki, Yeşil Kubbe artik tüm mevcudati temsil ediyor; Mescid-i Gamâme”nin bulutundan devraldiği vazifeyi devam ettirip, bütün mevcudâti gülücüklere boğan Nûr-u Muhammed””nin (asm) tebessümünü sakliyor kavislerinde. İçeride şipiltilarini duyduğum yağmur damlalarinin Kubbe-i Hadra”nin kavisleri boyunca süzülüşlerini hayâl ediyorum. Bu hayâl beni, O”nun (asm) gül kokulu tenine damlayan yağmur damlalarinin bahtiyarliğina götürüyor. Acaba kim kimi islatiyordu? Yağmur damlalari O”nu mu? Yoksa O yağmur damlalarini mi?

Tenimde hissettiğim her damlayi O”nun (asm) nazariyla islanmiş, nemlenmiş bir selâm olarak aliyorum. Böylece yağmur damlalari sayisinca selâm aliyorum Bütün Zamanlarin En Güzel Yağmuru”ndan (asm).

Medine”de Mescid-i Nebev””nin oralarda hiç umulmadik, beklenmedik yağmurlar yağiyor. Ben ve gözlerim islaniyoruz.

***Senai Demirci

SİZİN YORUMLARINIZ

Reklam

Namaz Vakitleri

GAZETE SAYFALARI

Gazete Manşetleri

Mekke Medine Kudüs Canlı Yayın

Mekke Medine Kudüs Canlı Yayın

Oyun ve Eğlence - Çocuklar İçin

Çocuklar için Oyun Eğlence

Twitter

Puan Tablosu

Takımlar
O
P
  • 1
    Galatasaray
    15
    32
  • 2
    Medipol Başakşehir
    15
    30
  • 3
    Fenerbahçe
    15
    29
  • 4
    Beşiktaş
    15
    27
  • 5
    Kayserispor
    15
    27
  • 6
    Göztepe
    15
    27
  • 7
    Trabzonspor
    15
    25
  • 8
    Bursaspor
    15
    24
  • 9
    Demir Grup Sivasspor
    15
    22
  • 10
    Teleset Mob. Akhisarspor
    15
    19
  • 11
    Kasımpaşa
    15
    18
  • 12
    Aytemiz Alanyaspor
    15
    17
  • 13
    Evkur Yeni Malatyaspor
    15
    16
  • 14
    Osmanlıspor FK
    15
    14
  • 15
    Atiker Konyaspor
    15
    14
  • 16
    Antalyaspor
    15
    14
  • 17
    Gençlerbirliği
    15
    12
  • 18
    Kardemir Karabükspor
    15
    8

Facebookta Mahihaber

2017 Dini Günler

2017 Dini Günler

tesbihatlar

tesbihatlar