Mahihaber - Dini Haberler - Diyanet Haberleri

Harameyn Armağanı

2017-02-25 06:19:12
Harameyn Armağanı

Rabbimiz çok şükür beytini, ilk mescid, mü’minlerin kıblegâhı, yeryüzünün en şerefli mekânı olan Kâbe’yi ve Habibini ziyareti bu yıl da bize nasib etti. Sömestr tatilini fırsat bilip, Ramazan ayının son günlerinde Mekke’ye vasıl olduk. Peygamber Efendimizin (s.a) yabancı bir beldeye girerken okuduğu dua, “Allahümme callî biha kararâ, verzuknî rızkan halâlâ.” dilimizde, gönlümüz secdede o necib ve pâk topraklara vardık. Allah’ın (c.c) selâm ve rahmeti sözlerimizin, nefesimizin adedince Habibinin, onun Ehli beytinin ve Ashab-ı güzininin üzerine olsun.

Hac ibadeti İslâmın beş şartından biri olup, âyet ve hadislerle bu ibadetin önemine işaret edilmiştir. Hac ve umre ile Allah’ın rızası gözetilir. “Şüphesiz âlemler için, çok feyizli ve ayn-ı hidâyet olmak üzere konulan ilk ev (ma’bed) elbette Mekke’de olandır. Orada apaçık alâmetler, İbrâhim makamı vardır. Kim oraya girerse (taarruzdan) emin olur. Ona yol bulabilenlerin (gücü yetenlerin) Beyti hac (ve ziyaret) etmesi Allah’ın insanlar üzerine bir hakkıdır. Kim ki küfrederse şüphesiz ki Allah âlemlerden mustağnidir. (Al-i İmran, 96/97)” ayetiyle farz kılındıktan başka, haccı teşvik eden önemli hadis-i şerifler vardır.

Peygamber (s.a) Efendimizin “Kim açık (ta görülen) bir ihtiyaç, (yolculuğuna) mani olan bir hastalık veya zalim bir hükümdar engellemediği halde haccetmezse, dilerse Yahudi, dilerse Nasrânî olarak ölsün.” buyurduğu kıymetli hadis-i şerif, haccın İslâm’ın şiârı ve müslümanları diğer din mensuplarından ayıran temel esaslardan biri olduğunu ne güzel ifade ediyor.

Hz. Peygamber (s.a) Efendimiz bir başka hadis-i şerifinde: “Allahım hacca gideni ve hacca gidenin kendisi için dua ettiği kimseyi bağışla.” diye niyâz etmiştir. “Hacca ve umreye gidenler, müslümanları temsîlen Allah’ın huzuruna giden heyetlerdir. Allah’a dua ederlerse kabul eder, günahlarının bağışlanmasını dilerse, bağışlar.”, “Hacdan gelen biri ile karşılaştığında selâm ver. Onunla musafaha et ve evine girmeden önce senin için Allah’dan mağfiret dilemesini iste. Çünkü onun günahları bağşılanmıştır.” gibi hadis-i şerifler, Zü’l Celâl-i vel İkrâm’ın bir lütfu ihsanı olarak son yıllarda çok kolaylaşmış olan hac ve umre ibadetinden faydalanmayı gerekli kılıyor.

Mevsimi gelince çaresiz ve zorunlu, göçmen kuşlar misâli kanatlanıyor, rahmet ve mutluluk beldelerine koşuyoruz. O ne kudretli mıknatıs, o ne güçlü câzibe ki, dayanılmaz, karşı konmaz bir mecburiyetle iradesine boyun eğdiriyor. Sonraki ziyaretin yakıcı hasretiyle günleri saymak, çöle düşmüş menba arayan biçarenin susuzluğuyla kavrulmak ne büyük çile Allahım! O bahtiyar topraklar ve mübarek mekânlarda öyle mutluluk ve huzur hazineleri saklı ki, baht ve talih güleryüz gösterip bir defacık ziyarete nail olanlar, hiç farkına varmadan Haremeyn’in tiryâkisi, felâh bulmaz tutkunu kesiliyorlar. Ya Rabbi! Aşkımızı, iştiyâkımızı arttır!.. Bize daima açık tut o beldelerini!.. Ta ki rızana erişelim!

Ramazan-ı Şerif’in 27. gecesi Mekke’ye ulaştık. Mekân ve vasıta değiştirdiğimizde ve bütün yolculuğumuz sırasında telbiye getirdik. “Lebbeyk!” dedik. “Buyur, buyur Allahım senin şerikin ve nâzirin yoktur. Hamd de senin, mülk de senindir.” sözleriyle Rabbimizin davetine içten, gönülden icâbet eyledik. Telbiye ihrâmın nişânesi, hacının parolasıydı. Kabe’ye vardığımda vakit gece yarısını çoktan geçmiş, terâvih ve teheccüd namazları tamamlanmıştı. O kutsî mekân kısmen tenha idi. Mescid-ül Harâm’a Kâbe-i Muazzama’yı ve orada bulunan Allah dostlarını, onun nazlı kullarını selâmlayarak dahil oldum. Hacerü’l Esved karşısında umre tavafı için hazırlandım. Başımı kaldırıp Beytullah’a baktığımda, her defasında içimi ürperten heybet ve azamet hali, yerini, ziyaretçileri kucaklamaya hazır dost bir veche bırakmıştı. “Bismillah, Allahu Ekber!” diye selâmıma, kalbimin gümbürtüleri cevap verdi. Kainatın kalbi Kâbe, Hacerü’l-Esved ise ilâhi tecellileri alan kalbdeki siyah nokta idi. Allah’ın Habibi, enbiyânın ve aşıkların busegâhı için bakın ne buyurmuştur: (İmamı Gazâli’nin Tirmizî’den naklettiği hadis-i şerif:) “Hacerü’l Esved, cennet yakutlarından, kıymetli taşlardan bir taşdır. Kıyamet gününde iki gözü ve söyleyen dili olduğu halde haşrolacak, kendisine hakkıyla ve sadakatle istilâm edenlerin lehine şehâdet edecektir.” Hacerü’l-Esved, bir başka ifade ile güzel bir yüzde, bütün nazarların yöneldiği sevimli, can alıcı bir ben gibidir. Tasavvuf ehli “Kâbe, insan-ı Kâmil’in gönlüdür.” şeklinde tanımlamışlardır. Tefekkür denizinde mânâ derinliklerine kulaç atarak, o mukaddes mekânın derûnî güzelliklerine nüfûz etmeye gayret ettik.

Hacerü’l-Esved, etrafını çevreleyen gümüş kasnak içinde muhafazaya alınmasına rağmen, asırlardır öpüle öpüle aşınmış, son yıllarda iyice çukurlaşmıştır. İçinde yeşil ve bej rengi benekler de tesbit ettiğim, lâtif rayihalar neşreden yanağına, bu yıl da dudaklarım hasret kaldı. Kıskanç ve bencil aşıklarının dalgalar halinde hamleleri, yakınına sokulmama imkân vermedi.

“Bir umre, diğer bir umreye kadar geçen zaman içerisindeki günahlara kefarettir.” hadisîne riayetle, (Buhari, Müslim ve Tirmizi’den rivayet edilmiştir) umrelerimizi arttırmaya gayret ettik. Zemzem ve hurma ile Kabe’de oruç açmanın tadı hâlâ damağımızda… Güneşin kızıllıklar saçarak semâyı terkettiği saatlerin sükûnet ve lezzeti, sözle anlatılacak gibi değil. Rabbine itaat edenlerin tevekkülü, sabrı, o kısacık iftar yemeğinin telâş ve neş’esiyle karışıyor. Türkiye camiilerindeki terâvih namazlarını düşünüyorum. Sanki hayatın hızlı akışına uydurulmak isteniyor, bir yere yetişecekmiş gibi süper sür’at kılınıyor. Neden bizde de, Hicâz’da ve bazı müslüman ülkelerde (meselâ Pakistan’da) uygulandığı şekilde Hatimle edâ edilmiyor? Niçin imamlarda “hâfız” olmak şartı aranmıyor? Herhalde devlet büyükleri, üniversiteli ve İHL’li gençkızların başörtüleriyle uğraşmaktan, beyinlerin tezyinini akıl edemiyorlar.

Teravih namazını Mescid-i Haram’ın Safa ve Merve tarafında, kadınlar bölümünde edâ etmiştim. Otelimiz Mesfele’de, Kâbe’ye yarım saat mesafedeydi. Sahur yapmak ve bir süre dinlenmek için teheccüdü beklemeden dönmeye karar verdim. Büyük otellerin karşısına geldiğimde müezzin, güzel bir sedâ ile teheccüd namazına davet etti. Mescid-i Haram’ın teras da dahil tamamı, dışarıda ise caddelere kadar beyaz mermer döşeli avlu saf tutan cemaatle dolmuştu. Seccadesini yan sererek benimle paylaşan Mekke’li bir hanımın yanında, namazın ilk iki rekâtına uydum. Kur’an tilâvetinin gönül yakan ahengine dalmıştım ki biri sırtıma dokundu. Omuzum da dürtülünce, ileriye geçmek için yol istiyorlar sandım. Az sonra ısrarlı dürtüklemeler arttı. Fakat bunun gömleğimle tenim arasında kıpırdayan bir şeyden ileri geldiğini dehşetle farkettim. Elektrik donanımının parlak aydınlığında rükûa, secdeye giden cemaatle birlikte hareket eden başka bir kalabalık vardı.Bunlar uçuşan, sıçrayan 10-12 cm. boyunda çekirgeler ve daha küçük kara böceklerdi. Kara böceklerin gerisinde 1 cm. kadar iğneleri bulunduğunu hatırlayınca vücudumun ürpermesini engelleyemedim. Ben, Allah’ın beytinin bir misafiri idim. Mescid’in dışında olmama rağmen, yeryüzündeki ilk mâbedin emn-ü emânı beni de kapsar mıydı acaba? Selâm verildikten sonra sırtımdaki nesneyi düşürmeye çalıştım. Fakat o hareketlerime karşı direniyor, derime ayaklarıyla sımsıkı yapışıyordu. Nihayet kadınlar tuvaletinin kabininde onu özgürlüğüne kavuşturdum. Neyseki bir çekirge imiş.

Gündüzleri Kâbe’yi insanlardan başka kırlangıçlar, yeşil kelebekler ve Beyt-i Mâmur’un çevresinde dolanan meleklerden ilhâm alan çaylaklar tavaf ediyor. Geceleri ise çekirgeler ve karaböcekler onların yerini alıyor. Bu gelişimde çekirgelerin büyük ilgi ve rağbetine mazhar oldum. Her ne kadar “Ben sizin bildiğiniz hanımlardan değilim. Böyle samimiyetten hoşlanmam.” dediysem de dinletemedim. Tavaf sırasında başörtümün altına, gömleğimin içine doluşmaktan geri kalmadılar.

Bitki ile beslenen, protein kaynağı olan çekirgeleri hor görmemek gerekir. İngiliz destekli isyancıların kuşatması altındaki Medine’nin müdâfaası sırasında, açlıktan kırılma raddesine gelen askerlerimize gıda olmuşlardır. Medine’nin teslim teklifi geldiği zaman, sadık, vefâlı komutan Fahreddin Paşa, Hücre-i Saadete giderek eşiğine yüz sürmüş, “Yâ Rasûlallah, ben sizi nasıl düşmana teslim ederim?” diye ağlayarak gözyaşları dökmüştü ve aylarca Medine’nin savunmasını sürdürmüştü. Cephane ve erzak tükenince son çare olarak askerlerimize kavrulmuş çekirge dağıttırmıştı.1

Fahreddin Paşa’nın (1916 ve 1919 tarihleri arasında) Medine müdâfaası esnasında, şehrin hasta ve fakirlerine her sabah yiyecek ve süt dağıttığı, Osmanlı yapısı olan sebil binası hâlâ yerinde durmaktadır. Haremeyn Türk eserleri ve izleriyle doludur. Arafat yönünden Mekke’ye girişte Osmanlı kışlası, II. Abdülhamid Han’ın döşettiği Arabistan demiryolunun sona erdiği yerde aynı sultan tarafından yaptırılan Haydarpaşa garının benzeri Medine Tren İstasyonu ve buradaki Türk Camii, Kanûnî Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan’ın katkısı bulunan Arafat ile Mekke arasındaki su bendleri, zamanın tahribatına sabırla karşı koyuyorlar. Bütün bunlar Türklerin mukaddes topraklara, Allah’ın Habibine ve İslâm dinine sevgisinin bağlılığının tezahürleridir. Zamanımızda ise Türk mimarlarının eseri camiiler, yollar, tüneller vs. Haremeyn’in bütün çehresini değiştirmiş ve yenilemiştir.

Geçtiğimiz yıl yurdumuzda cereyan eden hadiseler, milletin bağrını yakmıştır ve içi kan ağlamaktadır. Milletin diniyle, imânıyla oynanıyor. Kur’an kurslarının kapatılmasından, başörtüsü zulmünden sonra iş, Türkçe ezan, Türkçe namaz tartışmalarına vardırılmıştır. Ramazan boyunca akın akın mübârek topraklara gelen insanlarımız Kâbe’nin, Peygamberler Efendisinin huzurunda, ciğer yangınlarını dua suyu ile sulamış, dua yağmurlarını memleketimize yağdırmışlardır. Duaların kabul gördüğü mekânlarda, tanıştığımız Türkler’den “Keşke memleketimiz için de dua etseniz!..” diye kime hatırlattıysam sözlerimi tam bir içtenlikle “Biz çok dua ettik, çok dua ettik…” diye karşıladılar. Memleketimizde isimlerini söylemeye cesâret edemediğimiz müslüman kardeşlerimizi de dualarımıza kattık. “Kudüs Gecesi” düzenleyenlerin çarptırıldığı cezâlardan sonra, hangi imam, cemaatini Filisitinli müslümanlar için duaya davet edebilir? Arafeden bir gece önce, Kâbe’nin bülbül sesli imamı terâvih namazının son rekâtı kıyâmında, hatmolan Kur’an’ın duasını yaptı. Yüzbinlerce insanın ellerini göğe açtığı, ilâhi rahmetin saçıldığı o değerli vakitte, kalblerimizin duygularına, bütün gönül yangınlarımıza tercüman oldu. Sanki zaman, devrân durmuştu. Canlar, ruhlar cem halinde, “Amin!..” dedik hepsine. Filistinli, Cezayirli ve bütün mağdur müslümanlar da duadan nasibini aldılar. Gözyaşlarından seller gönüllerimizi yıkayıp gözlerimizden yol buldu. İhrâmımın göğsü, başörtüm sırılsıklam olmuştu. “Varsın aksın gözyaşlarım, dem bu demdir.” dedim. Etrafımda hıçkıran, yutkunan kalabalık da benden farklı durumda değillerdi.

Bayram sabahı Mescid-il Harâm’ın ikinci katında, Kâbe’ye nâzır bir sütunun önünde kendime yer buldum. Bu Kâbe’de yaşadığım ilk Ramazan Bayramıydı. İki gün öncesinden Kâbe örtüsü silinip temizlenmiş, bütün hazırlıklar tamamlanmıştı. Sürûr veren, içimine doyulmayan soğuk zemzem, depoları, hususî kabları içerisinde kalabalık arasına uygun şekilde yereştirilmişti. Hava yavaş yavaş aydınlanıyordu. Namaz vaktine kadar müezzin efendiler, cemaatin iştirakı ve 5’er 10’ar dakika ara ile tekbir getirdiler. Tekbiri takiben “Allahu ekber kebîrâ, velhamdülillâhi kesîrâ, vesübhanallâhi bükreten ve asîlâ. Ve sallallahü ala seyyidinâ Muhammed. Ve âlihi ve sahbihi ve sellim teslimen kesirâ.” tesbih ve salevâtını okudular. Sonra Mescid-il Harâm’ın ruhanî atmosferinde bayram namazı edâ edildi. Selâm verildikten sonra etrafımızda oturanlarla, tanıdık veya yabancı farkı gözetilmeksizin musafaha yapıldı, tebrikleşildi. Şekerler, çikolatalar ikrâm edildi. Kâbe hizmetlilerine bahşişler verildi. İçimde çocukluğumdaki bayramlara has bir sevinç vardı. Bir süre daha oturup Kâbe ile bembeyaz giysilerle bezenmiş, ya da ihrâmlı halde tavaf yapan muazzam kalabalığı seyrettim.

Haremeyn günlerimizin birinci Cuma’sını Kâbe’de, ikincisini ise Medine’de Efendimiz (s.a)’in huzurunda yaşayacaktık. Cuma namazından bir buçuk, iki saat önce otelden ayrıldığım halde, yolda geçen zaman yüzünden Mescid-il Harâm iyice dolmuş, kapılarından taşan kalabalık dışarıda makinalarla yıkanmış tertemiz, beyaz mermerler üzerine dizilmişti. Kapılardan bazılarına gittim, içeriye girmeye teşebbüs ettim. Fakat ne mümkün! Km.lerce uzak bir memleketten hasretle gelip, kapı dışında kalmaya asla katlanamazdım. Güzel bir yer ihsan etmesi için Rabbime sığınarak, ikinci kata çıkmak üzere yürüyen merdivenlere yöneldim. Bu merdivenlerden, kadınlara yasak olduğunu öğrenene kadar epeyce faydalanmıştım. Haremeynde erkekler beyaz entari, beyaz başörtüsü taşımaktaydılar. Çoğunluk benim boyumda idi. Beyaz başörtüm ve ihrâmımla erkeklerin arasında farkedilmeden 2. kata çıktım. Allah’ın lütfu ikrâmıyla kadınlar mahallinde Kâbe’yi gören bir yer benim için hazır duruyordu. Cuma namazını Kâbe’yi seyrederek mutlulukla kıldım. Bütün ikrâmları, ihsanları için Allah’a şükürler, hamd ü senâlar olsun.

Turizm şirketi, Mekke’deki ziyaret yerlerine topluca geziler düzenlemişti. Bundan ayrı olarak küçük bir grupla Sevr dağında, Resûlullâh (s.a) Efendimiz ve Ebubekir Sıddık (r.a) Hazretlerinin şereflendirdiği mağarayı ziyaret de kısmet oldu. Sabah namazını o mübarek dağın eteğinde bir mescidde edâ ettik. Alacakaranlıkta, Afyon ilimizden Hicâz’a gelen üç otobüs dolusu Türk hacısıyla birlikte zirveye doğru yola çıktık. Sevr dağı, bitişiğindeki daha alçak ikiziyle birlikte basık, kütlevi bir görünüme sahipti. Ancak yükseltisi hiç de aşağıdan görüldüğü kadar az değilmiş. O sabah tepesi, Anadolu’da “başı dumanlı dağlar” şeklinde tarif edildiği üzere kesif bir sis içinde kaybolmuştu. Merdiven basamakları halinde düzeltilen ve zikzaklar çizerek yüselen dağ yoluna çıkışımız oldukça rahattı. Ayağımdaki şıpıdık terlikleri çıkarmama bile gerek kalmadı. Oysa geçen yıl Cebel-i Nur’a tırmanırken kendimi usta bir dağcı gibi hissetmiştim. Zirvede iki mağara vardı. Biri, ancak peşpeşe emekleyerek geçebileceğimiz kadar dar, uzun ve karanlık, koca koca kayalarla inişli yokuşlu idi. Burada Peygamber (s.a) Efendimiz’in mübarek başını sadık arkadaşının dizine koyup, istirahat edişini hayalimde canlandıramadım. Diğeri rivâyete daha uygun görünüyordu. Küçük, basık ve zemini düz olup iki hanım oturur vaziyette imâ ile namaz kılabildik. Mağara kapısına yaklaşıp, hakikat güneşi Efendimiz (s.a) ve refikini farketmemek bir mûcize idi. Aslında Allah’ın Habibi’nin bütün hayatı baştan sona bir ayet, bir mûcize değil midir? Güvercinin yuva ve yumurtası, örümceğin ağ ile kapadığı, mağaranın ağzından çok, müşriklerin gönül gözleriydi. Kalb gözleri kör olduğu için, zâhiren de göremediler. Her iki mağaranın da aksi yönde ikinci bir çıkışı bulunuyordu. Ebubekir Sıddık (r.a) yakalanmak endişesiyle heyecanlanınca Efendimiz, diğer tarafta mağara önüne kadar uzanan Kızıldeniz’i ve kapı ağzında bekleyen sandalı göstererek onu teskin etmişti. Biz her iki mağarayı da orada yaşanan hakikatlere hürmeten sıdk-ı kalble ziyaret ettik. Doğruyu ancak Allah (c.c) bilir.

Medine’ye geldiğimizde Ramazan umrecileri dönmüşler, Mescid-i Nebevî tenhâlaşmıştı. Bilmiyorum dünyada, Allah’ın Habibi’nin huzurunda bulunmaktan daha büyük saadet var mıdır? Medine’deki dostlarımızla görüşmek ayrı bir mutluluk vesilesiydi. Her ziyarete gelişlerinde bizim de selâmımızı Efendimiz (s.a)’e iletmek hususunda söz aldık kendilerinden. Mahbûb-i Hüdâ, “Bana selâm veren hiç kimse yoktur ki, Allah ruhumu ondan haberdar etmesin.” buyurmuştu. Biz de bu delile dayanarak, “Allah’ın selâm ve rahmeti, sözümüzün, nefesimizin ve bütün zerrelerin adedince Onun Zâtı, Ravza-i Mutahhara’sı, ailesi ve ashâbı üzerine olsun.” diye niyâz ediyoruz.

Uhud şehidleri, Hendek savaşının yapıldığı yerleri ve Kubâ Camii’ni ziyaretle feyz aldık. Mescid-i Kıbleteyn’in ziyareti sırasında Erzurum kafilesinden, Kur’an-ı Kerim’i güzel okuma yarışmasında Türkiye 2. liğini kazanan, İmam Hatip Lisesi öğrencisi Bünyamin Tavlaşoğlu’nun ruhumuza işleyen Kur’an tilâvetini dinledik. “Maşâallah”lar ve hayır dualarla mukabele ettik.

Dönüşümüze iki, üç saat kala, oda arkadaşlarımızın tanıdığı, Medine’ye yerleşen bir Türk ailesinin, her yıl hacca gittikleri minibüsle Ebû Lübâbe, Selman-ı Fârisî Hazretleri ve bazı sahabelerin hurma bahçelerini, Peygamber (s.a) Efendimiz’in su içerek başında dinlendiği kuyuyu ve daha önce görmediğimiz ziyaret yerlerini gezdirmeleri ve bizi bilgilendirmeleri, Harameyn ziyaretimizin balı, kaymağı oldu. Ayrıca hurma ağaçlarının gölgesinde kadınlara ve erkeklere ayrı sofralar açarak, öbek öbek pilâv, kızarmış tavuklar, baklavalar ve meşrûbâtla doyasıya ağırladılar. Allah ömürlerine ve keselerine bereket ihsân etsin.

Yaşadıklarımız, “Demedim mi? Demedim mi? Âşık sana söylemedim mi. Bu bir demdir gelir geçer, duyamazsın demedim mi?” dizelerini hatırlatıyor. Allah o kıymetli an içindeki yakınlığı, sırları duyabilmeyi, hissedebilmeyi nasib eylesin. Bütün hayırlar, iyilikler üzerinize olsun.

——————————————————————————–

Dipnotlar: 1) Medine müdafası, Naci Kâsif Kıcıman. Sebil Yay. (İstanbul 1994)

Nesrin ZEREY
Altınoluk Dergisi – Nisan 1998

SİZİN YORUMLARINIZ

Reklam

Namaz Vakitleri

GAZETE SAYFALARI

Gazete Manşetleri

Mekke Medine Kudüs Canlı Yayın

Mekke Medine Kudüs Canlı Yayın

Oyun ve Eğlence - Çocuklar İçin

Çocuklar için Oyun Eğlence

Twitter

Puan Tablosu

Takımlar
O
P
  • 1
    Galatasaray
    15
    32
  • 2
    Medipol Başakşehir
    15
    30
  • 3
    Fenerbahçe
    15
    29
  • 4
    Beşiktaş
    15
    27
  • 5
    Kayserispor
    15
    27
  • 6
    Göztepe
    15
    27
  • 7
    Trabzonspor
    15
    25
  • 8
    Bursaspor
    15
    24
  • 9
    Demir Grup Sivasspor
    15
    22
  • 10
    Teleset Mob. Akhisarspor
    15
    19
  • 11
    Kasımpaşa
    15
    18
  • 12
    Aytemiz Alanyaspor
    15
    17
  • 13
    Evkur Yeni Malatyaspor
    15
    16
  • 14
    Osmanlıspor FK
    15
    14
  • 15
    Atiker Konyaspor
    15
    14
  • 16
    Antalyaspor
    15
    14
  • 17
    Gençlerbirliği
    15
    12
  • 18
    Kardemir Karabükspor
    15
    8

Facebookta Mahihaber

2017 Dini Günler

2017 Dini Günler

tesbihatlar

tesbihatlar