Mahihaber - Dini Haberler - Diyanet Haberleri

Menkıbelerle Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinin Hayatı

2017-02-25 05:52:11
Menkıbelerle Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinin Hayatı

ŞİİRLERLE Aziz Mahmud-ı Hüdâî HAYATI
KAYNAK :
Abdüllatif Uyan (Türkiye Gazetesi)
Yükselmek istiyordu… 
Zamanının büyüğü “Aziz Mahmud Hüdâyi”,
Keramet ehli olup, büyük evliya idi. 

O, binbeşyüz kırkbirde “Şereflikoçhisar”da,
Tevellüd ettiyse de, ömrü sürdü “Bursa”da. 
“Muhammed Üftâde”den feyiz alıp bir hayli,
Tasavvufta yetişip, oldu büyük bir velî. 
Sonradan Üsküdar’a yerleşen bu büyük zât,
İstanbul’un halkını, yıllarca etti irşat. 

Çok zekî olduğundan, okusaydı bir şeyi,
Anlayıp ezberlerdi hemen o mes’eleye. 
Tefsir ve hadis gibi, ilmin her branşında,
Büyük bir âlim oldu, O henüz genç yaşında. 
Hocası “Nâzırzâde” yetişmiş olduğunu,
Görüp, yardımcılığa, yanına aldı onu. 
Zâhirî ilimlerde, âlim oldu o fakat,
Tasavvuf ilmine de, ederdi çok iltifat. 
Muslihiddin Efendi” nâmında bir velînin,
Sohbetine giderek, feyizyâb oldu ilkin. 
Hocası Nâzırzâde gidince Edirne’ye,
Yirmisekiz yaşında, O da gitti o yere. 
Nâzırzâde, o yere vâsıl olduğunda ilk,
Kısa bir süre ile, yapmıştı müderrislik. 
Sonra, Kadı olarak gitti Şam ve Mısır’a,
“Aziz Mahmûd”u dahî, götürdü yanı sıra. 
Orada halvetiye büyüklerinden olan,
“Kerîmeddin” adında, ders aldı bir hocadan. 
Ve lâkin o bunlardan, tatmin olmuyordu pek,
O, bu yolda daha çok istiyordu yükselmek. 
Bir büyük arardı ki, “Kâmil” olsun o kişi,
Onun himmetleriyle, tamam olsun bu işi. 
Otuzüç yaşındayken, Aziz Mahmud nihayet,
Hocası Nâzirzâde, Bursa’ya etti avdet. 
Ferhadiye adında, bir ilim merkezine,
Gelerek, müderrislik yapıverdi üç sene. 
Lâkin bir müddet sonra, ölünce bu üstadı,
“Aziz Mahmud”, ta’yinen Bursa’ya oldu kadı. 
Bursa’da, senelerce kadılık yaptı, fakat,
O yine arıyordu, tasavvufta bir üstad. 
Bu kadılık işini, yaparken o böylece,
Okuyup yattığında, rüya gördü bir gece. 
“Cehennem”i gördü ki; şiddetle yanıyordu,
Ve azab görenlerden, birini tanıyordu. 
Korku ile uyanıp, sabah gitti işine,
O gün, “Garip bir dâvâ” ulaştı kendisine. 
Bu dâvânın sonunda, yapmadı hiç kadılık,
Zîra aradığını bulmuş idi O artık. 
“Hazreti Üftâde”yi bulmuştu bu sayede,
O büyük evliyadan, etti çok istifade. 
Bursa kadısı idi… 
“Hazreti Üftâde”yi tanıyan fakir biri,
Çok arzu ediyordu, bir kez hacca gitmeği. 
Çünki o, bu tâati istiyordu ihlâsla,
Lâkin gidemeyince, üzülürdü pek fazla. 
Bir yıl da, yine böyle hacca gidemeyince,
Üzülüp, hanımına şöyle dedi bir gece: 
(Bak hanım, gidemezsem gelecek sene dahî,
O zaman sokma beni, bu haneden içeri.) 
Birkaç gün kalmıştı ki, hac vaktine nihayet,
Yine gidemiyordu, mükedder oldu gayet. 
Çaresizlik içinde hazreti Üftâde’ye,
Yalvardı; “Bu hususta, yol göster bana” diye. 
Buyurdu; (Mehmed Dede, görür senin işini,)
O da gelip o zâta döküverdi içini. 
Fakire; (Yum gözünü) deyince Mehmed Dede,
Açtı ki, ikisi de bulunuyor Mekke’de. 
Fakir, “Mehmed Dede”nin, kerametiyle yine,
Haccı yapıp, bir anda avdet etti evine. 
Kapısını çalarak, dedi ki; (Bak ey hanım,
Bu sene haccı bana, nasib etti Allah’ım. 
Herkesten daha önce, dönüp geldim Kâ’beden,
Bak sana hediyeler getirdim o beldeden.) 
İnanmadı hanımı, dedi; (Üç gün içinde,
Hiç Hacca gidilir mi, yanlışlık var bu işte.) 
Ona böyle söyleyip, kilit vurdu kapıya,
Ertesi gün bu işi, arz eyledi kadıya 
Aziz Mahmud Hüdâyi, kadı idi o zaman,
Fakiri, huzuruna çağırdı O da heman. 
Geldiğinde sordu ki; (Nerdeydin üç gecedir,
Bak zevcen bunun için, senden şikayetçidir.) 
Dedi; (Kadı Efendi, hacca gittim ve geldim,
Bu babda, Mehmed Dede şahidimdir efendim.) 
Kadı, “Mehmet Dede”yi çağırdı mahkemeye,
Sual etti; “Bu babta, bildiğin nedir?” diye. 
O dahî hâdiseyi ayniyle edince arz,
Kadı, hayret içinde, düşündü bunu biraz. 
Dedi ki; (Hacca gitmek, sürerken haftalarca,
Üç gün içerisinde gidilir mi hiç hacca?) 
Mehmet Dede dedi ki; (Efendim, la’in şeytan,
Bir anda uzaklara gittiği mâlum şu an. 
Öyle “Veli zatlar” da, vardır ki bu dünyada,
Uzak mesafelere gidebilir bir anda.
Hem dahi o şeytan ki, Allah’ın düşmanıyken,
Bir anda uzaklara gitmesi kabil iken, 
Hem Allah dostu olan, evliyadan bir zâtın,
Bu harika işleri, neden mümkün olmasın?) 
Ciğer sattı sokaklarda… 
Bir hayli tesirinde kalmıştı hadisesinin,
Ertesi gün evine gitti Mehmed Dede’nin. 
Dedi; (Ey Mehmed Dede, geldim ki bugün size,
Beni de alasınız, yüksek hizmetinize.) 
Dedi ki; (Ben değilim, sizin aradığınız,
O zât Üftadedir ki, hemen Ona varınız.) 
Hanesine gelerek, hazırlattı atını,
Ve giydi arkasına, sırmalı kaftanını. 
Bir seyisini dahî yanına alaraktan,
“Üftâde dergahı”na koşturdu atı o an. 
Dergaha az mesafe kalmıştı ki, o ara,
Atının ayakları, saplandı kayalara. 
Bileklerine kadar battı ve kaldı atı,
Uğraşıp çıkarmağa yetişmedi tâkatı 
Mecbûren indi yere, hayreti arttı daha,
Sırmalı kaftanıyla, yürüdü o dergâha. 
Vardığında gördü ki; “Üftade hazretleri”,
Çapa yapıyor idi, bahçede bâzı yeri. 
Üzerinde eski bir hırka vardı o zaman,
“Hüdâyi”yi görünce, hitab etti uzaktan. 
(Ey Bursa’nın kadısı, sen bu saltanatınla,
Niçin geldin buraya, kaftanınla, atınla? 
Öyle zannederim ki, yanlış yere geldiniz,
Bu ev yokluk evidir, değil sizin yeriniz.) 
Dedi ki; (Ey efendim, neyim varsa dünyalık,
Hepsini bu eşikte terk eyledim ben artık. 
Yeter ki kabul edin beni dahî bu eve,
Her ne emrederseniz, yaparım seve seve.) 
Buyurdu; (Öyle ise, kadılığı atarak,
Sırmalı kaftanınla, ciğer sat bağırarak.) 
Aziz Mahmud Hüdâyi, “Peki” deyip hemence,
Sokak sokak dolaşıp, ciğer sattı günlerce. 
O bir müddet yapınca, ciğer satma işini,
Verdi ona üstâdı “Helâ temizliği”ni. 
Bunu dahî severek yapınca O bir müddet
Hususi hizmetiyle şereflendi nihayet. 
Her sabah, abdest için varıp hücrelerine,
Isıtıp su dökerdi, mübarek ellerine. 
Bir sabah da ibrikle, odaya girdi, lâkin,
Hiç vakit kalmamıştı, suyu ısıtmak için. 
Telâşlanıp, ibriği basıverdi böğrüne,
Üstadı “dök” deyince döküverdi eline. 
“Muhabbet ateşi”yle ısınmıştı meğer su,
Üftâde hazretleri anladı bu hususu. 
Buyurdu ki; (Evlâdım, başka hal var bu işte,
Zîra bu, ısınmamış bildiğimiz ateşte. 
Bu, gönül ateşinde ısınmışa benziyor,
Ve, senin kemâlini bize haber veriyor.) 
Canımız üzüm ister 
Bir kış günü akşamı, “Üftâde hazretleri”,
Yanına çağırmıştı, cümle talebeleri. 
O, sohbet ediyor ve onlar da dinliyordu,
Bir ara sohbetini kesip şöyle buyurdu: 
(Dostlarım, taze üzüm canımız etti talep,
Aransa bulunur mu, bu gece vakti acep?) 
Talebenin kalbinden geçti ki o arada;
“Bulunmaz taze üzüm, bu kış günü ve karda.” 
Ve lâkin “Aziz Mahmud” düşündü ki şöylece;
“Madem hocam istedi, bulmalıyız bu gece.” 
Ve ayağa kalkarak, arz etti ki; (Efendim,
Müsâde ederseniz, ben bulup getireyim.) 
Üftâde hazretleri, “Peki, getir” deyince,
O, bir sepet alarak, yola düştü hemence. 
Çekirge mevkiinde, bir bağı var idi ki,
Sür’atle yürüyerek, bağa oldu mülâki. 
Mevsim kış olduğundan, yağmıştı her yere kar,
Baktı, karlar altında kalmış bütün asmalar. 
Bir asma çubuğunu temizledi karlardan,
Salkım salkım üzümler, göründü hemen alttan. 
“Bu, hocam Üftâde’nin açık bir kerameti”
Deyip, o üzümlerle doldurdu o sepeti. 
Sepeti omuzlayıp, şükreyledi Allah’a,
Ve hızlı adımlarla yürüdü o dergâha. 
Kuş gibi uçuyordu omuzunda o sepet,
Sanki dünya dolusu bulmuş idi bir servet 
Kar, soğuk ve karanlık, gözü görmüyordu hiç,
Tutmuş dergâh yolunu, gidiyordu pür sevinç. 
Az sonra, üzümleri ona arzedecekti,
Üstâdının gönlünü pek sevindirecekti. 
Bir “Allah adamı”nı sevindirmek ne demek?
Dünyaları versen de, çok zordur elde etmek. 
O, bunları düşünüp, gidiyorken, bir ara,
Birden ayağa kaydı ve düştü bir çukura. 
Lâkin çukur derindi, çıkmak istedi, ancak,
Çok uğraştı ise de, olamadı muvaffak. 
Çaresizlik içinde çıkmak için o yerden,
Kalben yardım istedi, “Hazreti Üftâde”den. 
O an çukur başında, gördü bir ihtiyarı,
Elini uzatarak, çekti onu yukarı. 
Çıkınca, o kimseyi göremedi bir daha,
Sepeti omuzlayıp, vasıl oldu dergâha. 
İçeri girdiğinde, sürüyordu o sohbet,
Talebeler ettiler, ona gıbta ve hayret. 
Üftâde hazretleri buyurdu ki, (Evlâdım,
O çukurdan çıkmana, sana kim etti yardım?) 
“Bilmiyorum” deyince, buyurdu ki; (O yerden,
El uzatıp çıkmana, Hızır’dı yardım eden.) 
Padişahın rüyası!.. 
Osmanlı padişahı bulunan Sultan Ahmet,
Şöyle bir rüya görüp, meraklandı be gayet. 
“Bir küffar kralıyla tutuşmuş güreşiyor,
Lâkin sırtı üzeri, kendi yere düşüyor.” 
Sabah uyandığında, düştü bir sıkıntıya,
Zira zahir mânâda “Korkunç” idi bu rüya. 
Hemen mektup gönderdi, “Hazreti Hüdayi”ye,
“Gördüğüm bu rüyanın tabiri nedir?” diye. 
Haberci bu mektubu cebine koydu hemen,
Geldi bu evliyanın evine gecikmeden. 
Üsküdar yakasında bulunan o dergâha,
Varıp da kapısını çalmadan henüz daha, 
Hanegâhın kapısı açıldı tam o saat,
Elinde “Bir zarf” ile, çıktı o mübarek zat. 
Sultanın mektubunu alarak o kişiden,
“Cevabi mektubunu” verdi ona peşinden. 
Buyurdu; (Bu mektubu, arz et kendisine ki,
Gönderdiği mektuba, cevaptır içindeki.) 
Bir şaşkınlık içinde, o mektubu alarak,
Avdet etti saraya, gayet meraklanarak. 
Sür’atle gelir gelmez, sultanın huzuruna,
Aldığı o mektubu, çıkarıp verdi ona. 
Padişah heyecanla, okudu o nameyi,
Şöyle tabir etmişti, rüyayı büyük veli: 
(İnsanın vücudunda, elbette cenabı Hak,
“Sırtı”nı yaratmıştır, en kuvvetli olarak. 
Cansız mahluklarda da, yine bu vaziyette,
“Toprak” yaratılmıştır, en ziyade kuvvette. 
Şevketli padişahın gördükleri bu rüya,
İle, bu iki kuvvet gelmiştir bir araya. 
Bu da rüya ilminde “Kuvvet”e işarettir,
Yani padişahımız, “Galip gelir” demektir.) 
Padişah bu tabiri, okuyup pek beğendi,
(Gördüğümüz rüyanın tabiri budur) dedi. 
Hemen emir verdi ki, (Hazreti Hüdayi’ye,
Tarafımdan “Bin altın” götürülsün hediye.) 
Hazreti Hüdayi’nin zevcesi de tam o an,
Evde yakınıyordu, ona “El darlığı”ndan. 
Diyordu; (Ay efendi, çocuğumuz olacak,
Bir bez parçası bile, yok yavruyu saracak.) 
O bunları söylerken, çalındı kapıları,
Saraydan biri gelip, arz etti altınları. 
Aziz Mahmud Hüdayi, “Bin altın”ı alarak,
Getirip hanımının önüne bırakarak, 
Buyurdu ki; (Ey hanım, işte sana dünyalık,
Sultanımız göndermiş, üzülme gayri artık.) 
İrşad etti kulları… 
“Aziz Mahmud Hüdayi” hazreti Üftade’ye,
Hizmetle nail oldu, büyük istifadeye. 
Her emrini harfiyyen yerine getirerek,
Sair talebeye de, olmuştu güzel örnek. 
O “Allah adamı”na hizmet edip ihlâsla,
Aldı dualarını, herkesten daha fazla. 
Ona olan aşırı sevgi ve muhabbeti,
Ona bağlılığı ve tam bir teslimiyeti, 
Sayesinde en fazla, o kavuştu himmete,
Zira canü gönülden, koşuyordu hizmete. 
Üç senenin sonunda hocası da nihayet,
Yetiştiğini görüp, verdi mutlak icazet. 
Ve hemen gönderdi ki, onu “Sivrihisar”a,
İlim ve feyiz saçsın, orada insanlara. 
Aziz Mahmud Hüdayi, derhal “Peki” diyerek,
İrşad etti kulları, o beldeye giderek. 
Altı ay çalışınca, orada leyl-ü nehar,
Hocasının emriyle, “Bursa”ya geldi tekrar. 
Baktı büyük üstadı, Üftade hazretleri,
Gayetle zayıf düşmüş, bozulmuş sıhhatleri. 
“Doksan” yaşını aşmış idi ki bu büyük zat,
Onun her hizmetini “Hüdayi” gördü bizzat. 
Çok memnun oluyordu, hocası da haliyle,
Her gün dua ederdi, ona bütün kalbiyle. 
Bir gün de dua edip, buyurdu ki: (Evladım,
Sultanlar rikâbında yürüsün adım adım.) 
Yani sen at üstünde giderken muradınca,
Sultan yaya olarak, gelsin senin ardınca. 
Hazreti Üftadenin hastalığı artarak,
O senenin sonunda, oldular vuslat-ı Hak. 
Bu büyük evliyanın vefatlarından sonra,
Aziz Mahmud Hüdayi, nûr saçtı insanlara. 
O ara Üsküdar’da bir yer satın alarak,
Dergâh inşa ettirdi, bir “Dershane” olarak. 
Talebeler her yerden demeyip uzak yakın,
Onun medresesine koştular akın akın. 
Zengin fakir, yaşlı genç, hatta devlet ricali,
Gelirdi o dergâha, her kesimden ahali. 
Devrin sultanları da, gösterip saygı edeb,
Bu “Allah adamı”ndan faydalanırlardı hep. 
Sultan birinci Ahmed ve üçüncü Murad Han,
Dördüncü Murat ile sultan ikinci Osman. 
Bu büyük evliyadan dua istemişlerdir,
Onu, “Gönül sultanı” olarak bilmişlerdir. 
Nice devlet adamı, vezirler, kumandanlar,
Onun sohbetlerine koşardı o zamanlar. 
Çok ilim adamları yetişti o dergâhta,
O yer “Kültür merkezi” haline geldi hatta. 
“Sultanlar ardınca yürüsün!” 
Bir gün Sultan Ahmet Han, gitmişti Üsküdar’a,
Gördü bu evliyayı, gezinirken bir ara. 
Kendisi at üstünde, o ise yaya idi,
Görünce, edebinden sür’atle yere indi. 
Yaklaşıp arz etti ki: (Ey kıymetli üstadım,
Lütfedip binerseniz, emrinizdedir atım.) 
Baktı, cihan sultanı böyle arz ediyordu,
Durdu ve bir hususu hatırlar gibi oldu. 
Bindirdi hocasını, sultan kendi atına,
Kendi yaya olarak, düştü Onun ardına. 
Sonra o mübarek zat, bir yere gelip durdu,
Padişaha dönerek, ona şöyle buyurdu. 
(Sultanım, bu teklifi yapınca az önce siz,
Bir şeyi hatırlayıp, kabul ettik bunu biz. 
Üstadım bir gün bana, sevgi ile bakarak,
Mübarek kollarını ileri uzatarak, 
Bana, cân-ü gönülden bir dua eylemişti,
“Sultanlar rikâbında yürüsünler” demişti. 
Sırf hocamın bu sözü yerine gelsin diye,
Rıza göstermiş idim, atınıza binmeğe.) 
Sonra inip, sultanı bindirdi ata tekrar,
Kendi yaya olarak, yürüdü eve kadar. 
Osmanlı padişahı birinci sultan Ahmet,
Bir cami yaptırmağa, eyledi bir gün niyet. 
Caminin temeline, o zaman ilk kazmayı,
Sultanın arzusuyla, vurdu “Mahmud Hüdâyi”. 
Ve bir Cuma gününde, tamamlandı nihayet,
Sultan “Açılış” için herkesi etti davet. 
Okutmak gayesiyle o “Cuma hutbesi”ni,
Çağırdı birisiyle, Hakkın bu velisini. 
Lâkin O otururdu Üsküdar mevkiinde,
Karşıya geçmek için, kıyıya geldiğinde, 
Gördü ki fırtınadan, denizde çok dalga var,
Cesaret edemedi, gitmeğe kayıkçılar. 
Kendisi bir kayığa binerek bu büyük zat,
“Sarayburnu”na kadar, geldi sakin ve rahat. 
Dalgalar adam boyu, ard arda geliyordu,
Ve lâkin o kayığa, bir zarar vermiyordu. 
Onun bindiği kayık, Allahın izni ile,
Dalgalardan bir zarar görmedi zerre bile. 
Kayığın etrafını çevreleyen bir alan,
Hikmet-i ilahiyle oluyordu süt liman. 
“Gelin” gibi süzülüp, vardı Sarayburnu’na,
O gün bunu duyanlar, çok hayret etti buna. 
Üsküdar-Sarayburnu arasına bu yüzden,
“Hüdayi yolu” diye, ad verildi o günden. 
“Fakirlik görmesinler!” 
Bu Allah adamına, haşmetli sultan Ahmet,
Bir gün ibrik elinde, su döküp etti hizmet. 
Sultanın annesi de, arkasında kafesin,
Ayakta havlu elde, beklerdi tutmak için. 

Gönlünden geçirdi ki, o an valide hanım,
“Bir tek kerametini görse idim bu zatın.” 
Bu fikrini anlayıp, buyurdu ki: (Çok hayret,
Bazısı düşünür ki, “Görseydim bir keramet.” 
Halbuki bir padişah, hürmet gösterip bize,
Eğilmiş ibrik ile, su döker elimize. 
Muhterem annesi de, gerisinde kafesin,
Ayakta havlu elde bekliyor tutmak için. 
Bütün bunlar keramet değil de, nedir ya da?
Bundan büyük keramet, var mı bugün dünyada?) 
Sordu sultan: (Efendim, denir ki rivayette,
Abdülkadir Geylani, o yevm-i kıyamette. 
Kendine bağlı olan talebeye bâhusus,
Şefaat edecekmiş, doğru mudur bu husus?) 
Aziz Mahmud Hüdayi, düşünüp az bir müddet,
Sonra da buyurdu ki: (Doğrudur bu rivayet) 
Sultan sual etti ki: (Peki zât-ı aliniz,
Bu hususta acaba, var mıdır bir va’diniz?) 
O zaman Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri,
Mübarek kollarını uzatarak ileri, 
Dua etti: (Yâ Rabbi, tâ kıyamete kadar,
Yolumuza girip de, bize tabi olanlar. 
Ve ömründe bir kere, gelip de türbemize,
Bir fatiha okuyup, gönderirse kim bize, 
Denizde boğulmasın, fakirlik görmesinler,
Dünyadan ahirete, iman ile gitsinler. 
Ölecekleri günü, daha önce herbiri,
Bilip haber versinler, gelmeden ecelleri.) 
Yine başka bir zaman, padişah Sultan Ahmet,
Hocası “Hüdayi”yi eylemişti ziyaret. 
Birazdan atlarına binerek her ikisi,
Yaptılar Üsküdar’da, bir sohbet gezintisi. 
Sonra Karacaahmet mezarlığı yanından,
Geçerken Aziz Mahmud Hüdayi durdu bir an. 
Padişaha dönerek buyurdu: (Sultanımız,
Bir şey gösterelim mi, arzu buyurursanız?) 
O “İsterim” deyince, döndü o mezarlığa,
Seslendi “Ey mevtalar, kalkınız hep ayağa.” 
Onun bu nidasıyla bilcümle ehli kabir,
Mezarları içinde, dikildiler hep bir bir. 
Sonra “Dönünüz” diye, eyleyince bir hitab,
Hepsi eski haline dönüverdi der akab. 
Kimya ilmi… 
Aziz Mahmud Hüdâyi zamanında bir kimse,
“Kimya ilmi”ne karşı, meraklıydı nedense 
Birinden işitti ki; “Aziz Mahmud Hüdayi”,
“Gayet iyi bilirmiş kimya ilmini dahi.” 
Hemence geldi o gün, bu zatın hanesine,
Bu babda merakını arz etti kendisine. 
Dedi: (Kimya ilminde, çokmuş maharetiniz,
İsterim bana dahi, bunu öğretesiniz.) 
Aziz Mahmud Hüdayi, onun geldiği saat,
Bir asmanın altında, ederdi istirahat. 
O asma ağacından, koparıp bir yaprağı,
Okudu üzerine, birtakım duaları. 
Gözünü o veliden ayırmıyordu o zat,
Ve “Ne okuyor” diye, dinliyordu pür dikkat. 
O kimse daha sonra, büyük hayret içinde,
Gördü ki “Altın” oldu, yaprak onun elinde. 
Bir şey anlamamıştı, rica etti: (Bunu siz,
Lütfen bir kere daha, tekrar eder misiniz?) 
Aziz Mahmud Hüdayi, bir daha tekrar etti,
Onun asıl maksadı, duayı öğrenmekti. 
Zira o titizlikle dikkat ederdi ki hep,
Yaprağa okuduğu o dua nedir acep? 
Yalnız onu öğrenmek maksadıyla o kişi,
Rica etti: (Bir daha, tekrar edin bu işi.) 
Üç defa tekrar etti, Aziz Mahmud Hüdayi,
Üçüncüde nihayet öğrendi o duayı. 
Dedi ki; (Çok kolaymış, duayı ezberledim,
Onu ben de okuyup, altın elde ederim.) 
Kopardı kendi dahi, asmadan bir yaprağı,
Okudu üzerine, öğrendiği duayı. 
“Altın olacak” diye, beklerken sevinç ile,
Gördü ki değişme yok, o yaprakta hiç bile. 
Çok üzüldü bu işi beceremediğine,
Asmadan başka yaprak, koparıp aldı yine. 
Ezberlemiş olduğu duayı okuyarak,
Bekledi ki “Altın”a tebdil olsun o yaprak. 

Lâkin dönmediğini görünce mahcub oldu,
Çok tekrar ettiyse de, asla yapamıyordu. 
Dedi; (Aynı duayı, okuyorum ben buna,
Acaba ne sebepten, çevrilmiyor altına?) 
Aziz Mahmud Hüdayi, buyurdu ki o zaman;
(Dönüşmez o duayı yüz defa da okusan. 
Zira bu iş sadece, olmuyor dua ile,
O kadar kolay değil, hiç uğraşma nafile. 
Önce alçak nefsini, terbiye etmelisin,
Ve onu her pislikten, tam temizlemelisin. 
Nefsi “Kimyâ” etmeden, bu ilme kavuşulmaz,
Nefis “altın” olmadan, bu yaprak altın olmaz.) 
Gizli konulan kese!.. 
Bir gün zengin birisi, “Hazreti Hüdâyi”ye,
Geldi, büyüklüğünü görüp öğrensin diye. 
Mübarek sohbetini, dinleyince bir saat,
Düşündü ki, “Gerçekten bu, Allah dostu bir zat.” 
“Altın” dolu bir kese getirmişti gelirken,
Onu koydu bir yere, hiç belli ettirmeden. 
Biraz daha oturup, sonra ayrılmak için,
Hazreti Hüdayi’den, istediğinde izin, 
Buyurdu ki: (Evladım, bıraktığın paralar,
Hem dünya, hem ahiret saadetine yarar. 
Kabul etmek sünnettir, verilen hediyeyi,
Biz de kabul eyledik, bıraktığın keseyi.) 
O bunları duyunca, duygulandı çok fazla,
Hazreti Hüdayi’ye, tabi oldu ihlasla. 
Birgün de “Sultan Ahmet” bazı sevdikleriyle,
Gitti bir koruluğa, gezinmek gayesiyle. 
Bir yerde oturarak, istirahat ederken,
Hizmetçiler bir koyun kestiler ona hemen. 
Kızartıp padişaha eylediler onu arz,
O, elini uzatıp, kopardı etten biraz. 
Tam yiyecek idi ki, elindeki lokmayı,
Birden beliriverdi, “Aziz Mahmud Hüdâyi”, 
Ve ona buyurdu ki; (Padişahım dikkat et,
Sakın onu yeme ki, zehirli zira o et.) 
Bu ikaz üzerine, yemedi onu sultan,
“Hüdayi”de bir anda, gaib oldu ortadan. 
O etten biraz kesip, bir köpeğe verdiler,
Hayvanın onu yiyip öldüğünü gördüler. 
Zamanın padişahı, bir gün vezirlerinden,
Birini azl ederek, mührü aldı elinden. 
Yerine başkasını vezir tayin ederek,
“Mührü” ona gönderdi, bir kimseye vererek. 
Üsküdar yakasında, otururdu o ise,
Bu yüzden bir kayığa gidip bindi o kimse. 
Ve lâkin götürdü o mühürü elinden,
Denize düşürünce, geriye döndü hemen. 
Padişah o kimseyi “Yüzüğü bulsun” diye,
Gönderdi Üsküdar’da, “Hazreti Hüdayi’ye. 
O gelip arz edince, sultanın dileğini,
Seccadenin altına soktu hemen elini. 

O mühürü çıkarıp, koydu onun avucuna,
Suları damlıyordu, çok şaşırdı o buna. 
İşte bu mübarek zat, vefat etmeden önce,
Bütün sevdikleriyle helallaştı güzelce. 
Vasiyetini yazıp, söyledi şehadeti,
Sonra “Allah” diyerek, ruhunu teslim etti. 
Türbesi Üsküdar’da, kendi dergahındadır,
Ziyaret eyleyenler, çok faydalanmaktadır 
Kulluk makamı… 
Bu zât buyuruyor ki; (Bu yolda son derece,
Allahü teâlâyı tanımaktır iyice. 
Bu da, Hak teâlâda “Fâni olmak” demektir,
Herkesten yüz çevirip, yalnız O’nu sevmektir. 
Varlığın, sırf Allah’a mahsus bulunduğunu,
Ondan başka her şeyin, fâni, yok olduğunu, 
Anlamak demektir ki, “Tasavvuf” işte budur,
Bunu böyle anlıyan, maksada kavuşmuştur. 
O, Rabbinden gayriyi unutmuştur, tanımaz,
Ne kadar uğraşsa da, bir şey hatırlıyamaz. 
Hattâ kendini bile hâtırlamaz, unutur,
Rabbinden başkasını bilmez ve sevmez olur. 
Zîra kalp hastalığı şöyledir ki, bir gönül,
Allahtan başkasına eylemiştir temâyül. 
Ârif’in kalbi ise, parlak ayna gibidir,
Her işi dîne uygun ve ahlâkı iyidir. 
Allah’ın her emrine uymak ve her ibadet,
Böyle olan kimseye kolay gelir begâyet. 

Kendisini beğenmek, ucb ve riyâ gibi,
Kötü huylar bulunmaz kendisinde tabii. 
Yapar o her işini, “Allah için”, ihlâsla,
Onda, günah ve haram işlemek olmaz aslâ. 
Çünki nefs, itmînana, îmana kavuşmuştur,
Önceden âsi iken, şimdi mutî olmuştur. 
Tasavvufun gayesi, işte buna varmaktır,
Herkesten yüz çevirip, Allah’a kul olmaktır 
“Kulluk makamı”dır ki, tasavvufta son makam,
Kul, ancak bu makamda kulluk yapabilir tam.) 
Bir gün de buyurdu ki, (Merhametli olunuz,
Mü’minlerin kalbini, neş’eyle doldurunuz. 
Hizmet için de olsa, kalp kırmayın hayatta,
Kimseyi incitmeyin, kâfir de olsa hattâ. 
Çünki o da Allah’ın bir kuludur nihayet,
Onlara da acıyıp etmelidir merhamet. 
Ayrıca çok sakının, hem kibir ve gururdan,
Zîra şeytan kibredip, kovulmuştu huzurdan. 
İblis ki, yüzbin sene yapmış idi ibadet,
Meleklerin hocası olmuştu en nihayet. 

Ona bırakılmıştı idaresi göklerin,
Ona gıpta ederdi, cümlesi meleklerin. 
Lâkin kibirlenince, kaybetti bu ni’meti,
Allah’ın huzurundan tard olundu ebedî. 

Çünki o, “Ben Âdem’den hayırlıyım” diyerek,
Ona secde etmedi, bir an kibirlenerek. 
Rahmetin gelmesine, vesiledir tevâzu,
Zîra yüksek dağlardan aşağıya akar su. 
Gül, ovada yetişir, su aşağı akar hep,
Mü’minin zînetidir tevâzu, hayâ, edep.) 
Edeb nedir? 
Bu zât bir sohbetinde buyurdu ki; (Ey insan,
“Alçak gönüllü” ol ki, Rabbimiz etsin ihsan. 

Hak teâlâ sevmiyor kibirli olanları,
Ve hattâ rahmetinden uzak eder onları. 
Dünya, “Gölge” gibidir, aldanma sakın aman,
O öyle bataktır ki, battıkça batar insan. 
Büyükler, çoban gibi koruyorlar bizi hep,
Bunun için onlara, çok lâzım saygı edeb. 
“Edeb”in bir târifi, “İtiraz etmemek”tir,
Büyüklerin sözüne, “Başüstüne” demektir. 
Zîra nefs-i emmâre, hep “Hayır” demek ister,
Mütevâzı olursa “Peki” deyip söz dinler. 
Yine unutmayın ki, azalmakta bu ömür,
İnsan çok yaşasa da, nihayet bir gün ölür. 
En büyük sermayesi, bu ömürdür insana,
Onu, boşa geçirmek yakışmaz Müslümana. 
Sağlıklı geçen ömür, çok büyük bir ni’mettir,
Maksat, salih amelle bu ömrü bitirmektir. 
Bir “Allah” söylemekle, bir iyilik bir ihsan,
Yapmakla âhirette kurtulur belki insan. 
Zîra âşikâr olur, yarın her amelimiz.
Günahımız çok ise nice olur halimiz? 
Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyorlar;
(İbadet etseniz de, yine edin istigfar) 
Bir gün de buyurdu ki; (İtikad ve ameli,
Bozuk olanlar ile, aslâ görüşmemeli. 
Bid’at sahibiyle de, olmayın ki arkadaş,
Sizi de felâkete sürükler yavaş yavaş. 
Kendisini “Şeyh” diye tanıtırsa bir kimse,
Ve lâkin yaşayışı dîne uygun değilse, 
Hiç ona yakın olma, yakınsan ayrıl hemen,
Hattâ kaç o kimsenin bulunduğu beldeden. 
Zîra o çok sinsi bir hırsızdır, ondan çekin,
Dînini, îmanını çalar o zîra senin. 
O kişi gösterse de, çeşit çeşit keramet,
Şeytanın tuzağına düşürür seni elbet. 
Böyle sahtekârlarla olma sakın arkadaş,
Arslandan kaçar gibi yanlarından uzaklaş. 
Kim ki islâmiyyete uymuyorsa ihlâsla,
Onu, Allah adamı sanmayınız siz aslâ. 
Zâhid gibi görünüp, “Âlim” de olsa nâmı,
İslama uymadıkça, olmaz Allah adamı. 
İslâma uymayanın, her bir sözü “Zehir”dir,
Bu gibi kimseleri, hemen terk etmelidir. 
Tasavvufun yegâne maksadı şu ki hattâ,
Bir kolaylık duymaktır emirlere uymakta. 
Doğruyla yalancıyı ayıran bir fark vardır,
O da, Resûlullah’a her haliyle uymaktır.) 
SİZİN YORUMLARINIZ

Reklam

Namaz Vakitleri

Videoerk

videoerk

GAZETE SAYFALARI

Gazete Manşetleri

Mekke Medine Kudüs Canlı Yayın

Mekke Medine Kudüs Canlı Yayın

Twitter

Puan Tablosu

Takımlar
O
P
  • 1
    Galatasaray
    12
    26
  • 2
    Medipol Başakşehir
    12
    26
  • 3
    Beşiktaş
    12
    22
  • 4
    Kayserispor
    12
    22
  • 5
    Fenerbahçe
    12
    20
  • 6
    Demir Grup Sivasspor
    12
    19
  • 7
    Bursaspor
    12
    18
  • 8
    Göztepe
    12
    18
  • 9
    Teleset Mob. Akhisarspor
    12
    18
  • 10
    Aytemiz Alanyaspor
    12
    17
  • 11
    Trabzonspor
    12
    16
  • 12
    Evkur Yeni Malatyaspor
    12
    14
  • 13
    Antalyaspor
    12
    13
  • 14
    Kasımpaşa
    11
    12
  • 15
    Atiker Konyaspor
    12
    11
  • 16
    Kardemir Karabükspor
    11
    8
  • 17
    Osmanlıspor FK
    12
    8
  • 18
    Gençlerbirliği
    12
    8

Facebookta Mahihaber

2017 Dini Günler

2017 Dini Günler

tesbihatlar

tesbihatlar